18 Ekim 1998 Pazar

düz yazılar biraraya gelse


















ksb



Düz yazılar biraraya gelse,
şiirler toplu yürüyüşler yapsalar,
bilinmeyen alfabelerden bilinmeyen diller üretilse,
hepsi anlaşsalar ve tüm anlamları üstüne ant içseler
yine de duyuramam gibi geliyor yüreğimdeki seni sevmelerimi kimselere.
Nasıl içime ekildi, kim besledi onu kırçiçekleri kokularıyla,
nasıl öğrendi inanılmaz sevdayı bu yürek bilemiyorum.

Yaşam,
kendi hayatını sürdürmek için gerçek sevdalar peşinde
ve geçen gün beni esir aldılar.
Uzun uzun anlattılar yaşamın sevgiye muhtaç olduğunu ve soluk almaları için bizim yüreğimize olan ihtiyaçlarından bahsettiler.
Ve sevgimizi devam ettirmezsek neler olabileceğini tahmin bile etmek istemeyeceğimizi söylediler.
Bende bu sevdanın bizim soluğumuz olduğunu ve zaten hiç birşey için ondan vazgeçmeyeceğimizi anlattığımda bana sarıldılar ve
gözyaşlarını sahipsiz bıraktılar.

Bir de geçenlerde masal kahramanlarının gizli olmayan
toplantılarına katıldım.
Artık kahramanlıktan bıktıklarını ve senin gibi bir insana
aşık olmak istediklerini paylaştılar benimle.
Önce çok sevindim bizim ve senin için düşündüklerine ama
senin bir tane olduğunu bilmek onlar adına üzdü beni.
Sevgimizi anlatmaya başladım kahramanlara, kendiminde onlar gibi tek başına yaşadığım günlerimi paylaştım
ve seni karşıma çıkaran dolunay konseyinden bahsettim.
İlk defa duyuyormuş gibi dinlediler beni.
Dolunaylı bir gecede gerçek bir insanla sevda kucağına sarılma isteğimi yüreğimle dertleşirken dolunaydan kopan bir parçanın bana doğru yaklaştığını gördüm ve hesaplanamaz bir süre sonra
karşımda asılı duruyordu.
Dolunay konseyini ilk defa ondan duydum
ve bir daha kimseden duymadım.
Karşılaşacağımı söyledi bana yürekdaşımla,
ama beklenilmeyen duygular sıkışmaları olabileceğini söylemesine
pek aldırmadım. Ne de olsa ilk defa konsey parçasıyla konuşuyordum.

İşte dolunaylı bir gece de ışınlandın Taşlık alanına sevdiğim.
Eğildim üstüne, konuştum sessizce.
Kandırmak istedim, senin gerçek varlığını bilmeden
koynuna girmek istedim.
Bilmiyordum koynunun taptaze kırçiçekleriyle bezendiğini.
Kırçiçekleri konseyide varsa onlarda yakında ziyaretime gelirler.


Sevdiğimin kıyısında martı sessizlikleri, dalga koşuşturmaları, rüzgarın okşayışları arasında kumsalın sevgi dolu kucağı ortasında yüreklerimiz soluklanırken, yaşamda sürmenin telaşında bize imrenmekte
ve işin sırrını öğrenmek için hesaplar yapmakta.
Bir gün yaşamı karşıma alıp konuşacağım ve artık kendini yaşaması gerektiğini anlatacağım.
Yoksa seninle karşılaşmasının hayal olarak bile anılmayacağını söyleyeceğim. Kendi bilir.

Düz yazı çalışması karışık bir hal almaya başladı canım sevdiğim.
Yaşama eklediğimiz sevgimizin çocukları umut olsun dostlarımıza.
Seni sevebilmenin hisleri ile sarhoş sarhoş dolaşırken, sana sarılmalar uğruna yarınlara koşarken hep birlikte olacağız.
Artık biz zamanını ekledik hayata.
Bize.

1998

26 Eylül 1998 Cumartesi

bir dalgakıran dalgaya aşık olur mu?









ksb


Gökyüzüne taşınmış kızılderili yaşayandan daha tehlikelidir. Çünkü ona dokunulamaz. O seni yukarıdan seyreder. Kızılderili t.shirt ile girdin aklıma. Hangi düşünceleri geride bırakarak yüreklerimizi birbirimize sunduk? Zor olanları kolay çözüyoruz, sıradan olan başımıza bela oluyor. Hayata kızgınız ve birbirimizin hayatıyız.

Prensiplerin vardı. Hata yapmaman gerekiyordu. Bir kere daha yanılmaya hakkın yoktu, game over olacaktın sanki. En büyük hatayı yaptın. Bütününle uğraşacak bir insana gönlünü kaptırdın. Sen bile bütününe dokunmadan yaşarken elin adamı çıktı ve onu eleştirdi, bunu eleştirdi. Seni kimse benim kadar sevemez ve seni kimse benim kadar üzemez. Bir Çin atasözü değildir. Her şeyimiz farklı. Sen beyaz ben siyah. Kimimiz hayat umursamazı, kimimiz gerçek çocuğu. Hiçbir yazar böyle bir ikiliyi biraraya getirmez. Canım insanım, hayatın yarın hanesinde ne yazıyor bilemiyoruz, iyi ki de bilemiyoruz. Bütünü umursama demiyorum ama bazılarını ayıklayabiliriz. Kimse bize üzülmez dediklerini yapınca mutsuz olduk diye. Suç yine sen başaramadının üstüne kalır. Haydi, özgürlükler ülkesine bir iki kalkıyor.


26.09.1998

25 Eylül 1998 Cuma

aşkın hikmeti







ksb


Boğazın koynuna girip dudağından rakı içerken, güneşi gökyüzüne yapıştırıp bizi seyrine daldırırken, bir masal anlatır serin sular tenlerimize. Bizi bekler mutluluklar kucaklarını sonsuza açmış halde. Sevdiğim, seni özler güzelim Istanbul, boğaz akıntısını kaybeder, yerinden kıpırdayamaz olur, yedi tepe birden erir dümdüz olur. Herşey kimliğini kaybeder. Ister canlı ister cansız. Ipe asılan çamaşırlar günlerce kurumaz gözyaşlarının ıslaklığından. Geceler karanlıklarını yitirirler. Bulmacalar cevapsız hallerine dönemezler. Hayrat olan çeşme suyunu bulamaz. Gün kendini geceye teslim edemez, çünkü ona güvenemez. Kendi anlamını ve bana hissettirdiklerini bir yürekte toplasam, onu sana dokundursam, seni kendinle kucaklatsam, birlikte büyüsek ve her noktamızın sahibi olsak.

Yarınımızı görüyorum. Dış beden güzelliklerinin yerini almış yürekler, herkes kendi adımlarıyla yürüyor, ne en akıllı ne de en güzel olmanın bir önemi var, insan olduğunu bildiğinde tüm bilinen ya da bilinmeyen anlamların sana dost olduğu bir yarın. Yarında da seni seviyorum, tüm gelişmiş hallerim sana, ikinci hayat ya da uzaklıklar, her gidilecek solukta sen. Kimselere anlatabildiğimi sanmıyorum içimdeki beni yaşama bağlayan sen sevmelerimi. Ne kuzeyim kuzeyde kaldı, ne gün batımı aynı yerde. Denize attığım taş havada seni bekliyor, yağan yağmur yalnızken beni ıslatmıyor, dolunay ben baktığımda yüzünü saklıyor, güne bakanlar gün doğumunun altında bile dursam sırtlarını dönüyor, kimse güzel tarafını bana tek başınayken göstermeye kıyamıyor. Herşey seni bekliyor.

Senin kalkanlarının oluşmasına neden olanları düşünüyorum. Hepsinin eksik bıraktıklarını ben sevgiyle dopdolu yapmak istiyorum. Geçmişe dönme gücüm olsa o günlerinde sevgi ile kucaklardım seni ve birlikte öğrenirdik paylaşmasını, sevmeyi, dokunmayı, özlemeyi, içimizdeki çocuğu dinlemesini ve bütünü. Artık bu gündeyiz. Yüreklerimiz kırçiçeği yapraklarının dokunuşlarını yaşıyor. Kokuları dostumuz olmuş bizi yalnız bırakmıyor. Anlık buhranlarımıza daha gerçekci ve hızlı çözümler üretir, hatta onları unutur durumlarına doğru ilerlemekteyiz. Bizi mutlu edecek herşeye sahibiz. Yüreklerimize güveniyoruz, sevgimizin değerinin farkındayız. Çok mutlu olacağız galiba. Şaşılacak bir ikili ama aynı zamanda tapılacak bir paylaşım.


Herkes bu güzelim duyguları hiç olmazsa bir kez yaşasa ve sevdalısı ile göğsünü gere gere paylaşsa, hayat başka anlamları anlatmaya başlar dünya üzerinde. Biz sevginin hepsini istiyoruz. Bu nedenle bir takım adı verilen , moralimizi dumura uğratacak zaman dilimlerinide ekledik ilişkimize dostlarım. Niçin en mükemmel aranır? Kendimizi mükemmel gördüğümüz için mi yoksa asla böyle olamayacağımızı kendimize kanıtlamak için mi?


Şu anda dünyaya heyecanla bakmamı gerçekleştiren ilişkime çok önem veriyorum. Ilk defa bu kadar bütünlendiğim sevgiyle tanışıp kendimden geçiyorum. O nedenle çok hassasım sevdiğime karşı. O buna kızar, gerçekleri cebinde taşımak ister ve her ihtimali gözünün önünde tutar. Onun için ben seni çok yorarım di mi sevdiğim… Deli dolu bir hayat umursamazı ile kendine ve hayata çok garanti bakan yürek güzeli. Yeni bir iki bilinenli denklem. Paralosu sevgi tatbikat adı aşk, gel de hedefe yaralanmadan ulaş. Sevdiğim, yeni doğmuş çocuklar gibidir yeni aşklar. Önceleri konuşmak istemezsin tıpkı bebekler gibi hislerinle dünyada var olmak istersin. Acıktığında annen onu hissedip daha ağlamadan karnını doyursun istersin ya da gazın olduğunda güzelim suratına bir bakınca hop gidersin istersin. Yani hissedilmek istersin, hayatı anlatmak yerine hissederek paylaşmak istersin ama olmaz. Başlarsın konuşmaya, acıktım dersin anlarlar, karnım ağrıyor dersin ilaç verirler. Aşkta aynıdır. Sevdiğin seni hissetsin, aklından geçenleri bilsin, sevdiğini söylemedende yüreğine dokunsun istersin. Aşkın hayata seni bağlamazsa başlarsın anlatmaya, tıpkı çocuklar gibi. O nedenle seni hissetmeyi ve senin tarafından hissedilmeyi önemsiyorum. Çocukların başına gelen bizim başımıza gelmesin istiyorum. Yaşadığımızın ender bulunacak bir güzellik olduğunu biliyorum ve seni seviyorum.

Sevgim, kimi zamanlarda seni kırmamı engellemiyor, biliyorum. Sen kırıldığına kızarken ben de kendimi paramparça ediyorum ama hala tam anlamıyla her zaman kendimiz olamıyoruz. Basit düşüncelerimiz, basit keyiflerimiz hala yaşıyor. Umulmayan anlarda garip diye tarif edilen davranışlarda bulunabiliyoruz. Her geçen zaman peşisıra bütünleşiyoruz, gelişiyoruz. Tek başımıza bütünlenmesini düşünmeyeceğimiz eksiklerimizi, ikimiz için bütünlemeye çalışıyoruz. Ve farkında olmadan iki kişi, biz diye düşünürken kendilerimize dokunuyoruz.


Işte aşkın hikmeti.


Sen olmasaydın ben yine yaşamın içinde var olacaktım. Sen gelene kadar kendime dokunduğumu düşünürdüm ve farkına varmadan gelişmemi yavaşlatmıştım. Tek başına ve mutlu olmasını bilen ve de kendine sarılan bir insan zannediyordum kendi hazretlerimi. Işte sevdiğimin kerameti. Aşkımızı, sevgimizi, düşüncelerimizi bir kenara koyamam ama koyalım. Sadece kendi peşimden koşmamı tamamlamamı bana düşündürdüğün için seninim. O nedenle pusulanın ortasına oturmuşum bir de türkü tutturmuşum. Hangi yöne yüreğimi dönsem nedensiz sen varsın. Artık kara kara ya da kırmızı kırmızı düşünmeye başlayabilirsin. Çünkü benden kurtuluş yok. Bu maçı alacağız başka yolu yok. Seni seviyorum.

25.09.1998

4 Eylül 1998 Cuma

amele gibiyim
















by GG


Öyle günler yaşıyorum ki, ne kendime anlam verebiliyorum yaptıklarım adına ne de aşkıma. Aşkıma anlam verememeyi anlıyorum. Çünkü tarifi olmayan bir duygu bütünlüğü olduğuna inanıyorum. Gerçi bazı zamanlarda tarif yazıları yazıyorum ama yine de tarifsiz. Seni niye bu kadar seviyorum? Hadi bunu cevaplayamadım, peki seni niye bu kadar zorluyorum ?

Insanları yıllarca süren zaman içinde zorlamadığım, eleştirmediğim, triplere girmediğim kadar, yaşadığımız iki ay içinde hepsinin kat ve de katını sana yaşatıyorum. Ne içimdeki sevgimin büyüklüğünü tam olarak açıklayabiliyorum ne de negatif hallerimi. Uzun yıllara yayılabilecek olumlu ya da olumsuz yaşanmışlıkları, sanki öleceği günü bilen ve o günü çok yakında olan bir insanın aceleciliği yapıştı üstüme. Yoksa ölecek miyim? Tabi ki öleceğim ama zamanını bilmiyorum.

Yüzünü gördüğümde sanki sana ait bir köleyim gibi geliyor. Senin kulaklarının duyabileceği en güzel sözleri, önce gözlerinle aldıktan sonra kalbine yollayacağın en güzel yazıları sana söylemekle ve yazmakla hükümlü bir köleyim. Aynı anda seni kırmak için kiralanmış bir amele gibiyim. Hani amele pazarında parmağınla gösterip sen dersin ve amelenin yüreği pır pır eder. O parmak bir ekmeğe eşdeğerdir. Işte öyle bir ameleyim, bir ekmeğe bir kalp kıracak. Bir insan, bu iki duygu arasına yeşil bir ağ gerip bir oraya bir buraya nasıl seker beyaz bir top gibi…

Seni seviyorum.

Seninle herşeyi yapabilirim diyor içimden gelen ses. Dün akşam ki filmde, sanki yüzüğü parmağına ben takıyordum ve az kalsın sinemada sessiz film oynayan seyircilerin sessizliğinin arasından, iki dudağımında arasından benimle evlenir misin sözcükleri dökülecekti sevecen kalbine doğru ve hatta puik bacaklarına… Gerçekten benimle evlenir misin diyecektim sana bir kalp mesafesinden. Derken hemen arkasından bir sorun buldum… Bu kadar hızlı masa tenisini hangi millet oynar? Kore liler mi, isveç liler mi bilemiyorum.

Kaynağından serinliklerle gelen sevgimin sayesinde yüzüne kahkahaların yapışıp kalması günleri çok yakında. Bunu bütün duygularımla karşılıklı konuştuğum için biliyorum. Şimdi ki zamana kadar bizimle birlikte gelen bütün sorunlarım için iki dakika saygı duruşunda bulunuyorum. Ve, onları geride bırakarak sana koşuyorum.

Seni seviyorum.

Bir ev düşlüyorum, senden ve benden aldığı güzelliklerle bacalarından mutluluk dumanları yükselen. Sen dikiş dikiyorsun, bende incecik bir oya işliyorum. Çay ister misin karadutum diyorum, yüzünde cevapsız bir cevap beliriyor. Hemen mutfağa koşuyorum ve karadutum çatalkaram şarkısını söylerken suyun kaynamasını bekliyorum. Günlerimiz sıcak içeceklerle demlenerek geçiyor. Mutlu mesut anılarımızın artmasına duacı oluyoruz. Seni seviyorum.

04.09.1998

4 Ağustos 1998 Salı

üzgünüm





















Bir çocuğun annesinin karnına düşmesi gibi bir yürek diğer sevgili yüreğe düştüğü anda sevgililer yaşamaya başlar. Yani sen ve ben gibi. O bebecikte kolay büyümez, hatta çok zor. Uyum sağlamak zordur gözlerini açtığında sevgi anlarına. Önce etrafına bakarsın, güleç bir çift iri göz görürsün sana sevgiyle bakan ve hep kendini güçlü hissetmeni sağlar o bir çift irigöz. Ama aşkın bebeği olmak güçtür ve takıntılı olursun. Alışmışsındır ananın karnındayken kendin olmaya, ondan beslendiğin halde bir tek kendinle konuşursun ve birdenbire gözlerini açtığında, bir çift irigözle karşılaştığında karışırsın. Hem her saniye onu görmek istersin hem de o kuytu yerine geri dönmek. Ve hatalar yaparsın aşk anlarını yaşarken.

Bizim doğumumuzda çok taze. Kuytu alanım çok uzakta olmadığından seni kırmayı bile yaşattım kendime, sana, bize. Gerçekten çok üzgünüm.

ağustos 1998

26 Temmuz 1998 Pazar

ne kadar güçlüyüz sevgilim?







ksb

Nar çiçeği doğumlarında ortaya yayılan tarifsiz ses tınılarında ruhuna dokunan iki sevgili göz göze geldiler. Geldik. Kırçiçekleri öğleni akşam ile kucaklaşırken, kokuları dokundu tenlerimize ve dudaklarımız yaşamı içine çekti, birbirlerine sundu ömürlerince. Kimselerin karar veremediği, önemsemediği solgun inanışları aşk teneffüsü ile canlandırdık, umutlandırdık, hissettirdik. Tek bir bedenin tüm ömürü kaplayacak kadar hissedilebilen bir duygular bütünlüğü olabileceği ezberlettik. Kimdik biz? Birbirini seven, önemseyen, özleyen, çoğaltan, geleceğe ekleyen, aynı hayalleri canlandıran, bir dokunuşun bir doğuşa eş olduğu paylaşımları yaşayan iki soluk olan ve gelişen aşk. Aşk, herşeyi sol sağ mı yapar? Yürekleri peşinden sürükleyip, karanlıkların içine havai fişekler yaşatan, dalgaları koynuna alıp gökyüzünü serinleten, lavları damarlarının içinde ikamet ettirten, hiçbir yapılanı şaşılası göstermeyen, bir insanın düşüncesine sarılıp dipsiz uçurumları dümdüz eden bir duygular imparatorluğu. Sana, kimsenin bilemeyeceği kadar, hatta bazen kendimin bile bilemeyeceği kadar aşığım. Nasıl oluyor diye sorma ve bazı nasıllar bile bilemez nasıl olduklarını. Aşk, iki nokta üst üste, virgül, nokta gibi onu yavaşlatıcı eylemleri sevmez ama ben seni severim.


Alacakaranlık gündüzlerin sis kokulu tenlerinde dakikanın anlamını diğer dakikanın doğumuna yetiştirme telaşlarında soluk alan bedenler, yürekler ve aşklar yorgun düşüyorlar. Biz de aşkız, bedeniz, yüreğiz. Yorgun olduğumuzu unutup tüm kırgınlıkları en değerli varlıkta toplama çalışmalarında bulunmaktayız. Niçin en değerli en üzülen oluyor? Bunun bir açıklamasını bulmalıyım,yız. Hiçbir deprem yüreğimi kıramaz, hiçbir lav bedenimi ısıtamaz, hiçbir kıyamet bir ceza olamaz. Ama, küçücük bir sözün kırar, ısıtır, cezalandırır. Yazın kavurucu sıcağında peşimde orman, üstümde gölgesi, altımda buz gibi nehirin sepserin sesi dolaşırım senin yanındayken.


Iki bilinenli ama çok bilinmeyenli bir denklem aşk.


Seni sana anlatmak, senden bağımsız olarak içimde büyüttüğüm aşk çocuğunun tekmelerini sana hissettirebilmek. Bazen sana dalıp gidiyorum ve o anda yaşamak için seni seyretmek yeterli oluyor. Ne soluk almak aklıma geliyor ne de gözümü senden ayırmak. Geceleri göğsümde varlığın olmadığında huzursuz oluyorum. Hele yanımda bana dokunmadan uyuduğunda uyuyamıyorum. Güzelim poponu görmekte müthiş bir şey ama yetmiyor işte. Uyurken bir güzel konuşuyorsun. Yorgunluğun, kırgınlığın uykuda bile peşini bırakmıyor. Bir şeyler yıktırıyorsun, kızıyorsun, cevap veriyorsun. Gün içinde seni yordukları yetmiyormuş gibi gecede peşindeler. Tutup içinden çekmek istiyorum onları bir daha görmemesine. Ne yazık ki herşeyin bedeli kendisinden ağır ve taşıdıkça pazuların gelişiyor, daha da çok taşıyabileceğin düşünülüyor.



Ne kadar güçlüyüz sevgilim?
Sevgimizi, bedenimize ve ruhumuza taşıtabilecek yolları biliyor muyuz?



Patlayamadan sönmek üzere olan volkanlar gibiyiz. Patlayamamanın stresi lavlarımızı dışa kurutuyor. Içimize akıyor lavlarımız ve için için yanıyoruz. Sevdiğinide içinde yaşattığın için onu da yakıyorsun gibi geliyor.


Her ne olursa olsun, ister acı, ister ters açı, sevmekle başlayan insan olma hissi, onunla koyun koyuna gelişiyor. Bir satır yazmak için bile seni istiyor gönlüm. Ne seni severken düşünüyorum ne de kırarken. Sen, karşımdaki bensin sanki, belki de onun için seni o kadar içten seviyor ve o kadar kolay kırıyorum. Tamam, sevmeni anladıkta kırmak ne oluyor diyorsun. Kansız devrim olmaz diyorlar aynen acısız aşk olmadığı gibi. Zaman içinde acıları belirli açılara taşıyabiliyorsun. Aşk acısından çıkan mutluluğuda doyum olmuyor, tıpkı yağmur sonrası toprak kokusu gibi. Sırılsıklam olsan bile o kokuyu duyduğunda kendini kupkuru hissedersin ve gerçekten de koku evine çekildiğinde kurumuşsundur…

26.07.1998

16 Temmuz 1998 Perşembe

sana yakınım ama benim








by GG

Gökyüzündeki yıldızların göz kırpışlarını gizleyen yeşil yaprakların arasından sızan beyaz aydınlığın içindeki bir karede görünmüştün. Kimi aradığını bilmeyen gözlerle, kimi aradığına emin aklınla etrafını izleyen iri gözlerini ne zaman farkettiğimi hatırlamıyorum. Bizim masadan yükselen bir sese doğru baktığında ben de sana bakmıştım herhalde.

Hayatın içinde varolan anları doyasıya yaşamak isteği insanı çoğu zaman hiç birşey yapmamaya götürüyor. Doyasıya bir aşk yaşamak istediğinde aşkının peşine birçok şey takman gerekiyor. Belki gelecek belki de dünden sana katılan birçok şey ve şeycikler. Kanıt isteniyor, gerekirse belgelensin deniyor. Aşk bile şaşırıyor kendinden beklenenlere durup kalıyor.

Düz yazı çalışması devam ediyor. Hızlı hızlı beyaz kağıdın üzerine düşen satırları sakinleştikten sonra temize çekiyorum ve kalplere postalıyorum. Gün geliyor adrese ulaşıyor, kapı çalınıyor, içeriden ses gelmeden kapı açılıyor. Önce bir göz öpüşmesi, güzelim boyun kuytularına buseler ve dudaklar buluşuyor bir adım ötede nefesler olduğu halde. O an düşünülmüyor ya da düşünmüyorum. Daha zamanı olduğu söyleniyor, bekleniyor. Salonun L köşesinde I gibi yatılıp gün ağırmadan etrafa gözler armağan ediliyor. Hayatın anları nefes almaya devam ediyor.

Kimsin sorusunun cevabı çok sıkıcı olabilir. O kimi yaşamak gerekiyor. Ne ben tarif edebilirim ne de ürettiklerim. Alırım yaşadığım günleri koynuma, onlarla uyurum mışıl mışıl. Sabah uyandığımda tüm yaşadımlarım o sabah olur. Ne dün ne de yarın. Kimbilir daha neler yazarım? Seni mi ? Ben kendi seni mi yazarım. Karşıdan görünen seni çok güzel yazarım. Kalbinin gülüşünü, gözlerindeki sis perdesini, kafana bir an için uğrayıp giden düşüncelerini ve kendi beğenmediğin tüm noktalarını beğendiğimi yazabilirim. Işin kötüsü bir de metin yazarıyım. Metin yazarı olmadığım günlerde yazdıklarım daha anlamlı gelirdi. Şimdi ise işimde yazmak olduğu için sanırım yazdıklarımın duygusuna dokunmadan önce zaten metin yazarı düşüncesi konuk oluyor insanlara.

Duygularımı katarım nefesimin içine ve öylece içime çekerim hayatın anlarını. An işte adı üstünde an. 24 saat içinde bir an yüzüm güldümü doyum olmaz o güne. Hayatın o anları çok uzun sürmez belki ama sadece o anın bile keyifli olması günü kurtarır. Kimileri anı önemsemez. An, yeterli gelmez, onlar yıl peşindedir, hayat peşindedir. Uzayıp gider koşuşturmalar, çektikçe uzar ve günün birinde bıraktığında pat diye yüzüne çakar ve çok acıtır. O nedenle, ya sürekli çekeceksin büyüsün gelecekleri kurtarsın diye ya da nokta nokta yaşayacaksın. Keyif noktalarını üstüste ekleyeceksin. Gerektiğinde bir fiske ile yıkıp tekrar tekrar ekleyeceksin.

Canım sevdiğim hanımefendi, sana bugün birşey yazmayacağım. Bütün soruların cevabını her zaman gözlerime baktığında bulacaksın. Yazmamak buysa yazmak ne olur bilinmez.



Sana yakınım
Dokunduğumda
Içine dokunabiliyorum
Yanında rahatım
Kendim olabiliyorum
Sevgimi sana
Armağan edebileceğimi
Biliyorum
Ama
Yine de benim




Sol bileğinde metalik metal bileklik, sağ bileğimde bileğim ve ne takıp ne takmayacağı belli olmayan bir beden. Bedenin hassas bir yerinin içinde sevgi tomurcukları olan bir yürek. Yaşadığımız anların sevgiyle kucaklaşması, tenin tenle konuşması, sarılıp uyumalar, öpücüklerle günaydınlar, deniz kenarında yakamozlar, hafta sonu attaları ve mutluluk bilmeceleri…


16.07.1998