3 Nisan 2012 Salı

gündüze ulaşamayan geceler



  









ksb


Hemen hemen her akşam barın köşesindeki yerine oturan, rakısı ile sohbet eden, arasıra başını kaldırıp etrafa bakmaz gibi gözlerini gezdiren, çok rakıdan sonra tuvalete giden, gecenin sonunda nasıl yaptığını kimsenin anlamadığı ama illaki bir kadınla kapıdan çıkıp uzaklaşan adamın anason kokulu satırları…





Güneş doğalı çok olmuştu. Bilmem kaçıncı kahvenin kokusuna sigara dumanı sarılmıştı. Çarşafın kırışıklıkları dün geceyi anlatıyordu ama evde yalnızdı. Odanın haline bakınca, uzun sevişmenin izleri her yerde görünüyordu ama kadın kokusu duyulmuyordu. Belki de dün gecenin izleri değildi. Telefonuna sürekli mesaj geliyordu. Sinir bozucu sese aldırmadan kahvesinin keyfini çıkarıyordu. Her sabah aynı güne uyanan birisinin ruh hali ile giyinmeye başladı. Yüzünde bir çok aşk yaşamış yüreğinin lekesi vardı. Çarşafları değiştirdi, odayı topladı. Arkasında iz bırakmak istemeyen bir katilin titizliği ile evi ilk haline getirdi. Kupasını yıkadı, kül tablasını kağıt havlunun içine dökerek ellerinin arasında sıktı ve çöp kutusuna attı. Evin açık olan bütün pencerelerini kapattı, kapıya doğru yaklaştı, arkasını dönüp son bir kez eve baktı ve kapıyı kilitledi. Hala bir şey yemediğinden anasonun izlerini merdivenlere bırakarak apartmandan çıktı. Bahçeyi sulayan kapıcı ile neşeli bir sohbeti kahkahası ile sonlandırarak sokağa ulaştı. Çok uzun yıllardır bu sokakta oturuyormuş gibi adımlarını kendi haline bıraktı. Sanki daha once sürekli adım attığı noktalara basıyormuş gibi ilerledi. Kimine el salladı, kimine merhaba gönderdi. Denize doğru gidiyormuş gibi bir hali vardı. Üzerine bir çok insanın asıldığı gömleği, kotunun üstüne düşmüştü. Dün gece hiç birşey yaşanmamış gibi mavi bulutların nefesini içine çekerek uzun uzun yürüdü...





Kalabalık hayatının kokusu yanında olmadan denize ulaştı. Ayakkabılarını çıkardı, çoraplarını itina ile ayakkabılarının içine yerleştirdi. Paçalarını kıvırarak denizin kucağındaki masanın yanındaki tek sandalyeye oturdu. Otururur oturmaz birası masanın üzerindeki yerini almıştı. Garsonla öpüştü, kelimeler aralarında gidip geldi ve ilk yudumunu martılara bakarak içti. Her tekne geçişinde ıslanan paçalarına aldırmadan tuzlu fıstık ve biranın aydınlığında gözlerini denizde sektirerek saatlerce oturdu.





Biz de mi masamızı denize kondursak ama şimdi ondan görmüş gibi oluruz cümlesiyle güzelliği kaçıranlara denize bakarak gülümsedi. Mesajları okudu ve sahibini aradı. Beni biliyorsun cümlesini kim bilir kaçıncı defa söyledi. Fıstıkların kabuğunu soymadan yerken birasınıda ihmal etmedi. Uzun zamandır tanıştığı martı masasının üzerine konar konmaz garson iki tane tost getirdi. Martı ile birlikte tostlarının keyfini çıkardılar. Martı, tostu bittiğinde gagasını masaya vurarak vedalaştı. Martı kadar olamıyoruz bakışlarıyla gökyüzünde attığı adımları izledi. Bir kaç defa telefonu çaldı. Kimi yaşadığı şehirden kimi gittiği şehirlerden aradı. Akşama ne yapıyorsun sorusuna akşam belli olur cevaplarını vermekten sıkılmadı. Arkasında oturanlar yalnızlığına acıdılar. Bazıları garsonlara sordular. Herkes tanıyordu ama kimse ismini bilmiyordu. Oysa bütün garsonları ismi ile çağırıyordu. Siz onun ismini bilmiyorsunuz ama o hepinizin ismini biliyor cümlesi ile ismini bize niye söylemiyorsunuz karmaşasına garsonların yanıtı, birbirimize seslenirken öğrendi herhalde oldu. Güneş tam arkasına geldiğinde cüzdanını çıkardı, her zaman ki hesabı ve bahşişi kül tablasının altına bıraktı.





Gerçekten bir çok aşkı hayatına armağan etmişti. Çocuklarını ayıran ana babalar gibi o da aşklarını ayırırdı. Sadece aşk yaşamamıştı. Bütün hayatı dokunabildiği kadar insanla paylaşmıştı. Her aşkıyla büyüdü, her paylaşımıyla çoğaldı. Gün geldi, teninde ve yüreğinde yer kalmadı. Her alınan parçadan sonra geriye kalan yamalı teni ve yüreğiyle kendi kadar dokunamayacağını anladı. Parçalarını geri istemedi. Kalanı alarak yalnızlığına doğru ilerledi…





Bira güneşi batarken rakı dolunayına doğru zaman ilerliyordu. Ezbere bildiği ara sokakların tenhalarında yürüyordu. Birisiyle karşılaşmamanın titizliğinde sigarasını içiyordu. Akşam oldu, telefonu çaldı, ne yapıyorsun sorusuna, bu akşam seninleyim cevabını verdi. Her zaman ki köşesine oturdu. Yalnızlığı ile rakısını yudumladı. Buradaki garsonlarında adını biliyordu ama onun adını kimse bilmiyordu. Bu adamı iyi izle, kimseye bakmayacak, rakısını içecek ama gecenin sonunda buradan bir kadınla çıkacak cümlesini o gece de duydu. Bir çok defa bardağının beyazlığı azaldı ve çoğaldı. Kalabalığın arasından bu akşam seninleyim gelerek yanına oturdu. Bana yine kızacaksın ama niye birlikte gelmiyoruz sorusuna beyazı bitirerek cevap verdi. Eve doğru yürümeye başladılar. Bari elimi tut sorusuna sigarasının dumanı karıştı. Bir tek sevişirken benimle olduğunun anlıyorum, artık dışarıda değil bari evde buluşalım cümlesine bir beyaz daha bitti. Yine sen de kalamayacağım di mi cümlesi bitmeden ama bak başka birisinin gece sen de kaldığını duyarsam bir daha seninle görüşmem satırları eklendiğinde evde yalnızdı.






Onca hayat zamanı boyunca kızdığım davranışları bana armağan eden sevdiklerime teşekkür ederim dediğini duyar gibi oldum ama emin değilim…




03.04.2012

30 Mart 2012 Cuma

yürek kolu

















ksb



Kordonumdan ayrılalı çok oldu.




Düzenler yuvarlağına konduğumdan beri  hiç durmadan çoğalmanın kucağında sürekli paylaştım. Tek başına insan olunamayacağına inandım. Alfabeyi öğrendim, çarpım tablosunu ezberledim, ali ye topu tutturdum. Trampet çaldım, müsamere zamanlarında siyah kilotlu çorap giydim. Ilk diplomamı aldım, çıkışımı aldım, sokaklara armağan oldum.




Paylaştıkça büyümenin basamaklarında sürekli çıktım. Çocukları sevdim, kadınları sevdim, insanları sevdim. Hepsinin beni bütünlediği büyüsüyle nefes aldım. Aşağıya bakmak hiç aklıma gelmedi. Her geçen günün sonunda yukarılara doğru ilerledim. Dostlarımla çoğaldım, sevgililerimle güzelleştim. Yüreğim herkese açık oldu. Çok eşli anlarımda tenim dokunabilene açık oldu. Gözlerim hep yakını gördü. Gölgelere bakmadım, yüzlerin çizgilerinde kaldım. Aşık oldum. Inanılmaz duyguların en halinde en deli halimle tanıştım. Iyi ki olmuşum, iyi ki hayatı anlamlandırmışım. Herkese yetişebileceğim inancımla tek başıma, çok kişilik koştum.




Düştüm.




Insan biriktirdim. Her şehirde, sahil kasabalarında, dağ köylerinde, düzenler yuvarlağının en ortasından en ucuna kadar insan biriktirdim. Zaman içinde değerlenirler ve satarım diye düşünmedim. Bazen bir gülüşe bazen bir göz yaşına kapılıp hayatımı yüreklere sundum. Insansız yaşayamacağıma inandım. Sevmeden sevişemedim. Saklambaçta kurt olduğumda herkesi kurtardım. Misketlerimi paylaştım, dokunuşlarımı paylaştım, yüreğimi paylaştım, tenimi paylaştım, kahkahalarımı paylaştım, gözyaşlarımı kendime sakladım, dostlarımın göz yaşlarını topladım.




Her geçen dakika çoğaldım. Gündüzüm, öğlenim, akşamım, gecem benim olmadı, sevdiklerime armağan oldu. Sürekli dinledim, sürekli anladım, sürekli yetiştim. Kalabalağımın arasında gözükmez oldum.




Düştüm.




Bütün sırları uzun ama ince bedenimin içine yerleştirdim. Yıllarca sakladım. Bildiklerimin karmaşasında, hiç bir sırrı birbirine dokundurmadan içimde kozaladım. Eski sevgili fotoğrafları, eski ve yeni sevgili yazılarını dolabımın ince yerine gizledim. Ne yazılan bildi ne de şimdi yanında olan. Sadece cümleleri değil hayatları içimde biriktirdim. Gerekli olduğu zaman geldiler, sırlarını, yazılarını, huzuru aldılar, gittiler. Paylaştıkça çoğaldım, çoğaldıkça yalnız kaldım. Bıkmadım dinlemekten, bıkmadım anlamaktan. Hayata kolları en ucuna kadar açık geldiğimden, en acayip yaşanmışlıklar bile bana kaldı. Nasıl olsa en manyağımız o, ona hiç bir şey garip gelmez cümlesinin içine hayatları sakladım. Kendilerinden utandılar, benden utanmadılar. Kendilerine söyleyemediklerini bana söyleyerek boşaldılar.




Yalnızlık, mutsuzluk, çaresizlik, kimsesizlik durumlarında gelip, yürek kolumu çektiler. Koştum, sarıldım, rahatlattım ve el salladım.



Kendimi, herkese yetişebilecek bir kahraman zannederek, bitmeyeceğine inandığım heyecanım ve sabrımla her an yüreğine asılınacak bir nefes alan olarak o odadan diğer şehire, kadınların karmaşasından erkeklerin yalnız kalamamalarına koşup durdum.
Nasıl dayanıyorsun diyenler oldu ama onlarda hayatlarının yorgunluklarını bana bıraktılar. Bütün yorgunlukları üzerime örterek yalnız gecelerimin uykusuzluğuna daldım.




Düştüm.




Bir bakışta sevildim, eksik kalanlara denk gelince sevildim, dinlemelerim ve anlamalarımla sevildim, yüzleri görünce içlerinde duranlara dokununca sevildim, en acayip yaşanmışlıkları sıradanlaştırınca sevildim, kimseler ortalıkta olmadığında sevildim, tenlerin nefes alan kıvrımlarında büyüyünce sevildim ve acaba kaç kişi gözlerimin rengini biliyor?




Yalnızlık, mutsuzluk, çaresizlik, kimsesizlik durumlarında gelip, yürek kolumu çektiler. Koştum, sarıldım, rahatlattım ve el salladım.




Bir çok insan zamanı boyunca böyle geldim, böyle devam ettim. Insanları taşıdıkça daha da güçlendiğine inanıldığı için bir kaç hayatlık insan biriktirdim. Bir gecelik, bir ömürlük paylaşımların arasında bir fark göremedim. Herkesi, kendimin bile sığmadığı bedenime yerleştirdim…




Bir gece arafta kaldım. Aylarca çıkmadım. Çağrıya geri dönmemek ayıptır dediler. Herkesi yorulmayacağıma inandırdım. Herkesi göz yaşımın olmadığına inandırdım. Herkesi derdim olmayacağına inandırdım. Herkesi anlatacak bir şeyim yok dinleyecek zamanım çok sözüne inandırdım. Insan olarak görünmeyecek kadar içlerine geçtim. Kalabalağın ortasında yalnız olduğumu biliyordum ama bu kadar yalnız olduğunumu neden anlamadım onu anlamadım.




Bu satırları şimdi yazıyorum ama şimdinin anlatımı değil. Başlıkları önceden yazmıştım. Denk geldiğinde bir tanesini alıp yazmaya başlıyorum. Sırada, Kendine mutlu bak, Karmaşk ( ı ), Hayatı sektiriyorum, Nasıl öğretirim sana üşümemesini, Gündüze ulaşamayan geceler, Kanepenin iki ucu, Ten taciri gibi başlıklar var. ne zaman yazarım, yazar mıyım bilmiyorum…




Aşağıya baktım ve herkesin yukarıda olduğunu gördüm. Yanıma denk gelen sadece gölgem oldu. Artık sevmeden sevişebiliyorum. Yalnızlığımın bana bir armağan olduğunu biliyorum. Yaşanacak ne varsa yaşadığımı ve artık tekrarlardan sıkıldığımı biliyorum. Bana dışarıdan bakınca her şey eskisi gibi görünüyor ama kendim kendi kadar. Yine dinliyorum ama sıkılıyorum. Yine anlıyorum ama yıllardır aynı sorunu yaşayanlardan sıkılıyorum. Bir hayat boyu bir ilişki sorunu kadar yol alamayanlardan sıkılıyorum. Bedenim ve ruhum bu duruma alışık olduğundan eskisi gibi görünüyorum. Düzenler yuvarlağında yalnız olmanın bir lütuf olduğunun biliyorum. Olmayanları olmuş gibi, yapmadıklarını yapmış gibi, kendini olduğundan pek çok gibi anlatanları hala dinliyorum ama umursamıyorum. Düzenler yuvarlağında benim için çözülecek bir sorun, bir insan yok. Herkes kendi kadar. Herkes aynı. Yorum farklı.




Yalnızlık, mutsuzluk, çaresizlik, kimsesizlik durumlarında gelip, yürek kolumu çektiler. Koştum, sarıldım, rahatlattım ve el salladım.



30.03.2012

1 Mart 2012 Perşembe

imkansızbahar










by GG


Kışın dondurucu soğuğuna rağmen dökülmez güzelim çiçeklerin, deliler gibi yüreğine yüreğine esen rüzgara karşı imkansızca direnir dayanılmaz kokun, aşkın meyvesi olma uğruna erken açan çiçeklerinden ulaşırsın sonsuzluğa, aşkın en deli haline, hayata. Aşk, imkansızı sever, doğanın bütün zorluklarına direnir. İnadına soğuk kış gününü ortasına açar çiçeklerini ve aşk korur bütün güzellikleri, kokusunu düzenler yuvarlağına armağan eder. Yeni bir mevsim başlar hayatında, imkansızbahar.




Her aşkın başıda sonuda içinde soluk alanlar için imkansız gelir. Kendini en iyi bilmedeğin anda aşkın başlar. Hazır olman, hazır olmaman, beklemen, umutsuz olman, yalnızlığınla mutlu mesut yaşaman ve daha önceki aşklarından yorgun olmanın hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Ilk cemre yüreğine düşer ve imkansızbahar gelir. Sanki daha önce hiç aşık olmamış gibi, üniversiteyi bitirip ilkoukuldan başlamak gibi, sersemlersin. Dilin yüreğine karışır, ne söylediğini bilmeden sürekli konuşursun. Neler yapmaman gerektiğini daha önceden yaşayarak kaydetsen bile sıfırdan başlarsın. Sanki daha önce hiç aşkını kaybetmemiş gibi sevdiğine yüreğini bırakırsın. Artık kendini kaybetme zamanı gelmiştir.



Uykusuz geceler, kendine kızmakla geçen gündüzler ve tekrar gece olduğunda herşeyi unutup sevişmeler diyarına hoş geldiniz. Bir bakışın bu kadar anlamlı olacağını bilmediğiniz, unuttuğunuz hayata hoş geldiniz. Bir bakışıyla kendinizden geçer diğer bir bakışıyla yüreğine sıçarsınız. Bana bakılan bakışlar tamam ama diğer kadına, adama atılan bakışlar ile başlayan cümleler bizi masadan kaçarak kalkmamıza ve kapıyı en sert halimizle vurup, inanmadığımız tek kişilik odamıza atmamıza neden olur,kendimizi ve aşkımızı. Bazen yarım saat sonra bazen de yarım gün sonra odamız yine iki kişiliktir…




Insan, en çok sevdiği insanı mı en kolay kırar ?




Medcezir dünyasına hoş geldiniz. Kendiniz bile gidiş gelişlerinize yetişemezken aşkınız ne yapsın. Bir çok deli tanıdım ve hepsi aşıktı. Kendimizi bir köşede unutup, kim olduğunu bilmediğimiz bir benle, en çok sevdiğimiz insana doğru koşarız. Bazen kucaklaşırız bazen de delip içinden geçeriz. Sevdiğini uyurken seyretmenin imkansızlığından günün ilk ışıklarıyla birlikte kanepenin en uzak uçlarına kendilerimizi bırakabiliriz. Ama aşk için yazılmış bütün kötü kütüphanelere karşı aşkın içinde bir satır yaşamayı tercih ederim diye yazdıracak kadar da her zaman gelmeyen bir mevsimdir, imkansızbahar.




Karşındakini görme yetisini kaybedersin. Kim olduğu önemsizdir. Sadece aşkındır. Kendini görme yetinide kaybedersin. Kim olduğun önemsizdir. Sadece aşıksındır. Dışarıdan bakanlar, kendileride yaşamış bile olsalar, seni kaybettiklerine inanırlar ve yaptıklarına inanamazlar. Kimi an çocukca, başka bir an erkekçe ve kadınca bir çok acayipliğimizi hayata armağan ederiz. Artık biz değilizdir, aşığızdır. Aynada gördüğün kişinin bir değeri yoktur artık. Bütün hayatın boyunca biriktirdiğin kendinin bir anlamı yoktur artık. Sadece aşıksındır ve her an herşeyin en altından en üstüne çıkabilmen için saniye yeterlidir. Bütün sorularını içinden o çıkarsın istersin. Dilinin çaresizliğinden değil yüreğinin derininden istersin ve o da aynı şeyleri ister. Dünyanın en imkansız savaşında, kazananın olmadığını bile bile mücadeleden vazgeçmezsin. Çünkü, dünyanın en inanılmaz anıdır, aşkın yüreğinde hayat attığı an. Aşk, sakinliği sevmez, durağanlığı sevmez, sürekli hareket ister. Deli atan yüreğinde zaten sakin adımları olmaz. Bir anda kızarsın, bir anda pişman olursun, bir anda sevişirsin. Vücudun aşka yetişemez, ruhun alıp başını gidemez, yüreğin artık onun içine kaçmıştır.




Kendini kaybetmenin tek güzel halidir aşk.





Bir sigara yaktım. Aşkın yaşattıklarına kattım. Bir kere bile olsa aşık olmadan hayatın ve kendinin ne olduğuna dair bir şey bilinemeyeceğine dumanı üfledim. Bir nefes daha çektim, yüreğim aşk çekti. Biri sesli ikisi sessiz üç tane harfin çıkardığı gürültüye inanamadım. Uzun zamandır kendimi kaybetmediğimin farkına vardım. Onca yıl kendine dokunabilmek için hayatın sokaklarında yüreğini eskit ve kendini uzun zamandır kaybedemediğine duman üfle…




Aşk, geleceği sevmez. An da yaşar, an da ölür. Aşkını bir ömüre yaymak isteyenler ne zaman gittiğini bile anlayamazlar. Gelmediği gibi gider aşk. O da bir canlıdır ve ölüm saati vardır. Hesabı kitabı sevmez. Gelir, tadımı çıkarın der, her zaman gelmem der, an yerine beni hayatın sonsuzluğuna atmaya kalkarsanız yaşayamam der ve illaki bir gün ölür. O nedenle aşık olanın yüreğine biraz sonra öleceğini bilen insanın aceleciliği yapışmıştır. Delileri kıskandıracak kadar her anın, her dokunuşun imkansızlığında kaybolmak ister. Sakin olsa belki sevdiğini bu kadar kırmaz ama aceleciliğin yaşattığı bir dakika bir hayata bedeldir. Aşkın bittiğinde içinden cımbızla güzelliklerini çekeceğine, yüreğinde iken sonuna kadar güzelliğini yaşaman için hangi engel var ?




Teninin güzelliğine itina ile bırakılmış sen olan benini ilk gördüğümde kendimden geçtim. Senin bile unuttuğun küçüçük benin, hayatıma kocaman bir armağan oldu. Tenindeki o ben olup, bütünlüğünün içinde küçüçük bir ben olup öylece seninle yaşamaya razıyım. Hayatın her anında yanında olmanın mutluluğu ile kendimi dünyanın en güzel beni olduğuma inandırarak seninle ömürler boyu yaşarım. Sen beni her zaman görmesende, ben senin teninin küçüçük bir parçası olarak seninle dünyaları gezerim. Sen uzandığında bende uzanırım. Sen koştuğunda bende koşarım. Senin benin, benim. Ben, senim, seninim. Biraz önce ne söylediğimi duymadın mı? Sen beni hiç dinleme zaten. Ben gidiyorum, sen eğlenmene devam et. Ama canım. Bana canım deme… satırları kadar birbirine yakın anlarda dünya güzeli benden duyulmayan cümleye geçebilen canlıya ne denir? Aşık.





Hiç aşık olmadığını söyleyen bir insan tanıdım. Yetmişbeş yaşında. Içim acıdı. Bir tek harf bile söyleyemedim. Kaçıp gitmek istedim, gidemedim. Neler kaçırdım acaba dedi. İçimin en derininden daha yaşamaya başlamamışsın ki kaçırasın dedim. Çok uzun bir süre konuşmasına rağmen benden tek bir harf bile dökülmemesine aldırmadan anlattı…Hiç aşık olmadan hayatın içinde zamanı dolduran yetmişbeş yıllık bir yürüyüşün sonunda bile aşkı sorgulamayı aklına getirmesi beni birden farklı bir noktaya götürdü. Yaşamadığı ve sadece duyduğu üç harflik dünyayı merak etmesine sevindim. Bana aşık olması ve benim de ona aşık olmam düşüncesiyle bile karşılaştım. Yetmişbeş yılın en güzel armağanını onun yüreğine dokundurma güzelliği beni benden aldı ama aşk, yapılacak bir iyilik değli ki. Yine de bir yolunu bulmak isterdim. Aşkı, onun yüreğinin en özel bütününde yaşatmak isterdim. Sonra boşa geçen yetmişbeş seneye üzüleceğini düşündüm ama yine de aşkı yüreğinin içinde deliler gibi hissetmesini tercih ettim…




Binçok tane yaşanmış, hayal edilmiş, izlenmiş aşk satırları yazabilirim. Hayal gücümün gidemeyeceği yerlere kadar gidip yazılmamış satırlar yazabilirim. Çok mutlu, çok mutsuz, iğrenç, yaşanılmaması gereken aşk öyküleri yazabilirim. Kendi içimde özenle ve öküzlükle yaşadığım aşkı anlatabilirim ama hiç biri yüreğinizde büyüttüğünüz aşk kadar olamaz. Hepimizin aşkı kendimize aşk. En güzel aşk, kendi yaşadığımız aşk. Aşk kadar hayat, hayat kadar aşk. Aşk kadar ölüm, ölüm kadar aşk…




Ne olursa olsun, hayatınızda bir kere de olsa mevsimlerden imkansızbahar olsun.



Aşk olsun.



01.03.2012

22 Şubat 2012 Çarşamba

en çok seni sevemedim





















En çok seni sevemedim. Senden önce aldığım nefes aramızda soluklandı. Ama seni çok sevdim. Yüreğimin derininden sevdim. Senden önce attığım adımlar, aldığım nefesler, dokunduğum tenler, girdiğim evler, saklandığım kasabalar, yalnız uyanmadığım sabahlar sorun olmadı.


O.


Aramızda “o” kaldı. Bir parçamın “o” nda kaldığına inandın. Ne bakışlarım ne dokunuşlarım, ne sana teslim oluşlarım “o” nu aramızdan alamadı. Sadece birbirimize dokunarak kendimizden geçişlerimiz, yüreğimden düşerek satırlara sarılan kelimelerim, hayatı arkamda bırakarak yanına yürek koşularıyla kavuşmalarım, seni senden alan beni benden alan biz olmalarımız yetmedi. Bütünümle sana geldim, bütününe vuruldum. Seninle bilmediğim sokaklarda yürümekten, seninle gidemeyeceğim gidilenlere gitmekten, seninle yapamayacaklarımı sıradanlığa kavuşturmaktan, seninle hayatın bize bıraktığı soluğu içime çekmekten inanılmaz mutluluk yaşadım ama aramızda “o” kaldı.

Yatağımı sana kurdum, soframı sana kurdum, yüreğimi sana kurdum, kendimi sana kurdum. Sana kavuşamadan kendimle öylesine takılırken aniden yüreğine takıldım, kaldım. Seni bana getiren evimin merdivenleri seni sayıkladı, sokağıma girdiğinde mahallenin köpeklerini adımlarına vuruldu, zilim elini yanağında hissettiğinde en güzel çalışını sana dinletti, kapım seni gördüğünde heyecandan yüreğini açtı, hayatımda ne kadar canlı ne kadar cansız varsa sana kalakaldı, bir de beni düşün satırının arasıına “o” girdi.



Sen sen olarak kalmadın. Ben ben olarak kalmadım. Ikimiz bir insan olduk. Aynı havayı aynı dudaktan soluyan, hayatın satırlarına aynı adımı atan, hüzünlü bir filmin sahnesine aynı gözden damlasını bırakan, krıçiçekleriyle bezenmiş yatağımıza aynı teni doğuran, tek kişilik biz olduk. Yürek yüreğe, ten tene, hayat hayata sevdaya armağan olduk.


Seni kendim kadar sevdim, aramızda “o” kaldı. Onu da kendim kadar sevdim. Kendini eksik hissettin ama ne sen eksik ne de “o” fazla. Aslında kendim eksik, kendim fazla….


Yaşadığım hayatımda bana en çok benzeyen insanım sendin. Beni bana en çok götüren sendin. Bana en çok dokunan sendin. Bana en çok bakan sendin. Beni en çok bilen sendin. Bendin, sendim. Aynaya baktığımda seni gördüm, aynaya baktığında beni gördün. Bu kadar sen ben olmanın imkansızlığında mı kaldık yoksa aramızda “o” mu kaldı. Sana eksik kaldım ama bütünüm sana kaldı.



Bana geç kaldığına kızdın. Zamanı eline alıp tersine çevirip yanıma düşmek istedin. Oysa yanındayım. Birbirimize ne geç kaldık ne de erken. Tam yüreğinde kavuştuk. Hayatı arkamızda bıraktık, birbirimizin içine geçtik. Aynı yuvarlağın içinde bizliğimizle çoğaldık. Aynı sigaranın dumanını içimize çektik. Aynı pencereden içimizi havalandırdık. Aynı taşı denizde aynı elle sektirdik. Ne sen sen olarak kaldın ne ben ben olarak, hayata bizi bıraktık. Beni tanıyan herkes seni bana yakıştırdı, bizim yaşadıklarımızı hayatlarına alabilmek için yıldızları kaydırdı. Arkamızdan görenler bile birbirimiz için atan yüreğimizi gördü…


Bir sigara yaktım ateşi sen, dumanı içime çektim içim sen. Gözüm daldı ikisi sen. Kahvemin kokusu, rakının anasonu, güneşin aydınlığı, yıldızların dileği sen. Ne kadar yazsam bir harfim eksik kalıyor, eksik harfim sen. Yürüdüğüm yollara tenimi serpiştiriyorum, takip edip bulan sen. Gideceğim sahil kasabası sen, kalacağım imkansız şehir sen.


En çok seni sevmeliydim ama en çok seni sevemedim. Yüreğiminde derinini salladığı gibi seni çok sevdim. Sen zeynep ben kamil. Aynı katta yan odada ingalarımızı birbirine dokundurmalıydık ama dokunduramadık. Hayatımız boyunca ne biriktirdiysek hepsini birbirine dokundurduk. Bütünümüzü yüreklerimizin kucağına serdik. Hayatı arkamızda bıraktık, birbirimize kaldık. Gözlerinin gülüşü uğruna gözlerimi yüreğine sermeye koşarken, ellerini sıcaklığı uğruna ellerimi sana bırakırken, yüreğimizin birlikte atması uğruna yüreğimi yüreğinin yanına mıhlarken sana eksik kaldım, aramızda “o” kaldı.


Milyonlarca insanın arasında yürürken adımlarından seni tanıdım. Insanları eleye eleye yüreğine dayandım. Geçmişi silmedim. Bugünümü kapına bıraktım. Açtın, okudun, yanıma koştun, biz olduk. Herşeyimi sana anlattım ama cımbız “o”na denk geldi. Onu sevmesem belki seni de sevmeyi bilmezdim dedim, kelimelirim havada silindi. Onun yanında değilim senin yanındayım dedim, harflerim özürlü kaldı. Anlatmasaydın dedin, bu kadarım dedim, cümlem tedavülden kalktı. Senden sonra başkasını seversem *o” sen olacaksın dedim, bakışların yüzüme tokat attı…


Hani filmlerin başında bazen yazar ya, bu filmdeki karakterlerin gerçek kişilerle ilişkisi yoktur, biz uydurduk… bu yazıdaki iki insanın gerçekle ilgisi vardır ama olmayan harfleride ekledim. Birebir anlatmanın imkansızlığında ( tanısanız hak verirsiniz ), bir şiirden yola çıkmanın benzerliğinde ama tamamen gerçek olmadığı kadar gerçekleride içinde sevgiyle barındıran sevdalıların harf hali…


“Sen”i çok sevdim.


22.02.2012

29 Ocak 2012 Pazar

teninde bir iz olmak uğruna














by GG





Bir bakışının kölesi olmaya razıyken, kollarımın arasında yüreğini buldum. Bitmez gecenin sabahında, senin yanında uyanmanın imkansızlığında, güneşi ilk defa gördüm, odamın penceresini ilk defa açtım, günün kokusunu ilk defa içime çektim…



Yürüyordum, yolların kalp atışını hissetmeden yürüyordum. Başlangıcı bilmeden, nereye ulaşacağımı bilmeden yürüyordum. Önüme bakmadan, görmeyen gözlerimle adımlarıma acımadan yürüyordum. Aniden, hayat ile ilişkimin kesildiğini düşünürken, yanımdan geçen görmediğimi hissettim. Arkama döndüm, sırtına vuruldum, öylece kaldım. Gitgide benden uzaklaşıyordu daha yakınlaşmadan. Gözlerimi seyrine bıraktım, dakikalarca öylece durdum. Gözümün kavuşamayacağı yere yaklaşırken koşmaya başladım. Yakınlaşıyordum, sakin adımlarına koşar adımlarımla yetişiyordum. Kokusunu duyduğum anda yavaşladım. Aramızdaki mesafeyi koruyarak ardına takıldım. Bir an, beni hissettiğini düşündüm, adımlarımı mühürledim. Dönmedi, bana dönmedi. Yılmadan, tanımadan yüreğimi yüreğine verdim, adımlarını ezberlemeye devam ettim…




Hayat, çok yalnız.




Bir apartmanın kapısını eğilerek açtın, hayatımdan kayboldun. Sokağına baktım, park etmiş arabaların plakalarını ezberledim. Ağacından boşanmış yaprağı özenle yattığı yerden aldım, duvarın üzerine oturdum. Yürüyen insanların seni tanıyabileceğini düşündüm. Seni onlara sormak istedim adını bile bilmeden. Senin güzelliklerini senden önce duymak istedim. Yaprağın çizgilerine daldım, senin avucun olduğunu düşleyerek. Ben seni ezberlerken, sen daha beni görmedin. Sokağındayım, bir harf uzağındayım. Pencereden baksan beni tanır mısın?




Aşk kadar hayat, soluk kadar ölüm.




Seni bekledim apartmanın sokağında, bazen ağaca yaslanarak bazen de yürüyerek. Mevsimler gelip geçmedi, bize kıyamadı. Bir şey unutmuş gibi acele ile çıktın sokağın kucağına, hayatımın yamacına. Bana doğru geldin, sanki içimden geçtin. Düştüm yine peşine, birlikteliğimizin başlangıcına. Bir an dikkatim dağıldı, sis kalktığında yoktun. Bulamadan kaybettim seni ve hak ettiğime karar verdim. Kendi sokağıma döndüm, eğildim kapıyı açtım, bir kapı daha açtım, kendimi kanapeye attım…




Yalnızlığın güzel kıyılarında dolaşırken bir taşa takılır yüreğim ve aşk hayatıma gelir. Biraz ileriye çökerim. Denizin hoş görüşüne dalıp aşkı geçmişimden çıkarıp, yanıma oturturum. O günleri konuşuruz, onun beni benim onu unutamadığımızı birbirimize anlatırız. O bana niye yalnız olduğumu sorar ben de ona sorarım. Bilmediğim kıyılarda dolaşacağıma yalnızlığın kıyılarında dolaşmayı seçtiğimi söylerim. O da bana, bana niye gelmiyorsun der, ben de kiminle geleyim derim. O, ne yapıyor der, ben de kendime dalar giderim…


Bir daha o sokağa girmedim, o caddeye adımlarımı imzalamadım. Bıraktım o günü, doğmamış gibi, görmemiş gibi, kokusunu içime mıhlamamış gibi devam ettim. Ama ben de seni gördüm. Yüreğimin anlamına taktım. Koşar adımlarını, sakinleşen adımlarını, kokumun sana dokunmasını, içinden geçip gitmemi doyasıya yaşadım. Perdenin kaçamağından seni izledim, sevecen avucunun içindeki yaprağa dokundum. Beni gözden kaybetmeni istedim, heyecanlı adımlarını sokağıma tekrar, tekrar armağan etmeni gizlice izlemek istedim. Sana ihtiyacım vardı, sana yüreğim vardı ama başkalarının yok ettiklerini tekrar güneşin altına bırakmak için zamana muhtaçlığım vardı. Neden hemen kendi sokağına döndün? Neden hemen kendi sokağıma döndüm diye günlerce düşündüm. Aşkın içimde yaşamasına hayatım mı yok diye karalara baktım. Yalnızlıktan aşka uzanan yüreğimin hatırasına mı kıyamadım. Bilmiyorum, nerelerde kaldı heyecanlarım, içimden fışkıran kelimelerim, özenle doğup ona koşacak satırlarım, neden benden saklandınız? Oysa yüzündeki harflere dokunmuştum, benim için doğacaklara yüreğimi açmıştım. Senin bir kelimen bana hayat olacak gibi gelmişti ama sen gelmedin sokağıma. Seni de mi benim gibi kırdılar, yüreğini bir köşeye kimsesizce attılar? Hala perdenin kaçamağındayım. Bugün gel ne olur. Bugün tekrar gideceğim beni bekleyen sokağa, beni bekleyen ağaca, beni bekleyen perdeleri kapalı pencereye. Olmadı bütün zilleri çalacağım, yüreğinin karşısına dikileceğim, ben geldim diyeceğim. Sen de kimsin dersen, sana bizi anlatacağım. Biz diye bir şey yok dersen sana bizi yaşatacağım…




Kimine geç kaldım kimine erken ama geldim.




Beni bana bırakmayan yaşanmışlıklarımla vedalaştım. Yanımdan geçerken bana aşkı bırakan adımların, kokunun peşine düştüm. Kapısına dayandım, hayatıma armağan ettim. Aşkın zamanı yok derdim, yokmuş. Masum bir yalnızlık yürüyüşünün içine bile saklanacak kadar büyükmüş. Yüzlerce yürüyüşün sadece bir tanesine armağan olacak kadar büyülüymüş. Aşk, sana geldim, geldik. Iki yüreklik yer aç sana yatıya geldik…



Uyuşan yüreğimi hafifce hayatımdan sıyırdım. Uyuyan güzelimi doyamayasıya izledim. Sessizce odamızdan ayrıldım. Kahvaltımızı hazırladım. Tekrar yanına döndüm. Çalar saati öldürdüm. Hayatıma sabahın ilk öpücüğünü doğurdum. Her gün ilk defa beni görmeni seviyorum, her gece son defa beni görmeni seviyorum. Uyanır uyanmaz bana sarılan kollarını seviyorum. Dakikalarca öylece kalmamızı seviyorum. Birlikte hazırlardık diyen ağzını seviyorum. Koşa koşa banyoya koşmanı, duşa girmemizi, suyun ikimizi birden kucaklamasını seviyorum. Bir yudum çay bir hayat öpücükle güne başlamamızı seviyorum. Sofrayı toplama akşam eve geldiğimde sabahımızı görmek istiyorum, yatağı toplama odamıza girdiğimde gecemizi görmek istiyorum diyen dillerini seviyorum. Her sabah evimizden çıkıp sensiz bensiz yerlerimize gitmeyi sevmiyorum.




Canım, teninde bir iz olmak uğruna diye yazdığın yazı için anlatacaklarım var. Tenimi doğuran zaten sensin, iz dediğin bana armağan ettiğin, seninle çoğalan tenimin, yüreğimin bütünü. Tenim sana dokunmadıkça nefes alamıyor, yüreğim yüreğinin içinde büyümedikçe yaşamıyor. Ikimiz bir insan ediyoruz ve dünyada sadece bir insan yaşıyor. Sen kadarım, ben kadarım, biz kadarım. Dünyada bir sabah doğuyorsa üzerimize doğuyor, ay dolun halini sadece bize gösteriyor. Sus, ne olur sus. Bütün güzel sözlerin sadece sana söylenmesini, anlamları üzerine and içmiş kelimelerin sadece senin kulağınca duyulmasını istiyorum. Bana söylediğin güzel kelimeleri bile kıskanıyorum. Bütün güzel kelimeler sadece senin olmalı benim bile değil…



Teninde bir iz olmak uğruna hayata gelmişken, bütününü yaşamanın delirmelerindeyim. Seni ne kadar sevsem yetmiyor. Seninle hayatlarca sevişsem yetmiyor. Seninle biriktirdiğim geceler, seninle biriktirdiğim sabahlar yetmiyor. Sonsuz gecemiz olmalı, sonsuz sabahımız olmalı, sonsuz seni sevmelerim hayatlarda koşmalı cümlesi bitmeden sonsuz az geliyor. Aşk, bi dur ya, bir nefes al dediğimde gülerek bana bakıyor. Aşkım duramıyor, yüreğim duramıyor. Bir dakika sonra ölecek insanın aceleciliği yapıştı yüreğime. Sakın deli bakışlarımdan korkma. Sakin seni kırışlarımdan kaçma. Aşk, ömrünü bilmeyi sevmez, hayatın geleceğine yayılmayı sevmez. An da yaşar, bir an sonra ölür. Bırakalım kendimizi aşkın deli sularına bizi hangi deltaya, hangi okyanusa götürürse götürsün. Kendinden, kendimden, kendimizden uzaklaşıyoruz diye düşünme. Nasıl bizi yalnız yolumuzda yürürken bulduysa, seni bana, beni sana bize armağan ettiyse, çekip de gider. Zaten gidecek, gidene kadar inanılmazlığını yaşayalım…




Teninde bir iz olmak uğruna diye başlayan sana koşmalarım, bütününe ulaştığında daha da büyüyorsun. İkimiz bir etsek daha da büyüyorsun. Seni sevmelerim, seni hissetmelerim beni deliliğin en üst katından uzaklara çıkartıyor. Ama, bir an için bile sana dokunduğumda yaşadığımı anlıyorum. Seni uyurken jzlediğimde yaşadığımı anlıyorum. Seni kırdığım anda ben paramparça olsam bile tekrar kucaklaştığımızda yeniden doğacağımızı biliyorum. Aşka kızma bana kız. Aşkımız öldüğünde, aşkımız bitmeden biz gittiğimizde, sakinleşebilip hayata baktığımızda bütün bu satırları anlayacağız ama içiçe olmayacağız. Sonradan gözyaşı akıtacağımıza aşkımızın içinde akıtalım…





Aşk, bi dur ya.




29.01.2012

22 Ocak 2012 Pazar

yalı çapkını














ksb



Kırk yıldır hasretini çektiği sevgili gibi karşılar insanı ve aynı günde kırk yıldır kocasından eziyet çeken kadın gibi sınırlarının dışına atar insanı bu şehir, bu güzellik, bu keyif.


Hırsı olanlar, toplumun bir mertebesine çıkma hevesi olanlar, yaptığı işin eni olmak isteyenler kendiliğinden çeker giderler, kalanlar ise kendi başarısını balkonda kutlamak isteyenlerdir. Onlar, madalyanın peşinde değil akşam olsada kordon a gitsek peşindedir ve gelirler yanımdaki sandalyeye otururlar. Kırmızının herkesten sakladığı halini tam karşında görerek biralarını, rakılarını güzelleştirerek, imbatın bir sevgilinin gerdanını okşadığı gibi hayat batımının gözucunda kadehleri, dostlukları birbirine değdirirsin kordon un koynunda…


Asfalyaların atmaz bu şehirde, sabahla buluştuğun gecelerin temasında boyozun sıcaklığı kucaklar insanı bu şehirde, kendine has yaşamı olduğu gibi kendine has cümleleri vardır dar sokakların yüreğine gülümseyen duvarlarında, denize açılan adımlarında, parke taşlarının gözyaşlarında. Gelmek kolaydır, yakınlara gitmek kolaydır, etrafını çevreleyen güzelliklerin ortasında sana kendini sunan albenili kadından ayrılmak zordur. Ilk görüşte aşık olursun çünkü zaten onunla yıllardır aşk yaşadığını hissettirir. Kendi gibi insanlarıda hemen kucaklar ama hemen de anlamana anın olmadan kucağından düşürür…


Kimilerine tembel gelirler,kimilerine hırslarından soyulmuş. Bence, hayatın hakkını verecek kadar telaşlı, güneşin batışını kaçırmayacak kadar heyecanlı, bir yerde bir keyif varsa yetişecek kadar hızlı, haftanın günlerini yazlığa denk getirecek kadar çabalı, yoldan geçeni masasına oturtacak kadar hırslı, rakısını ikram edecek kadar paylaşımcı bir dokunuşlar vahasıdır. Kendilerini yaşamaktan güzelliklerini dünyaya duyuracak zamanları olmaz. Isteyen gelir, kordon a oturur, çeşme ye, foça ya, seferihisar a, alaçatı ya, gümüldür e, urla ya hep birlikte gidilir ve sizi bekleyen, bahçenin müstesna yerine kurulan sofrada mutluluğa kadehler kaldırılır mangalın yanı başında. Merak eden gelsin, kapımız herkese açık…



Kendi dünyalarını kendileri yaratırlar. Başka yerlerde, şehirlerde gözleri yoktur, olsa olsa kendi mahallesinden yeni bir şehir yaratmak isterler, 35.5 ya da tam 35.



Trafiği vardır ama eninde sonunda denize açılır. Kör karanlık bir sokaktan yokuş aşağıya yürürken birderbire gözünü deniz alır. Denizin etrafına serpiştirilmiş bir yaşam alanıdır. Sevinç in önünde buluşulur ama bira içmeye gidilir. Gelmiş geçmiş herkesin, her ırkın, her rengin dar bir sokakta, hep birarada yaşadığı, sinagog un yanında cami, caminin yanında kilise, hepsinin ortasında bir masa, herkes burada…



Buzlu bademcinin arkasından şiir yazan şair gelir. Siyah çantasını açar, yazdığı şiirleri masanın üzerine koyar. Kaç tane şehirde masanın kenarında, denize batan kıpkırmızı güneşin karşısında şiir satılır? Yan masa ile tanışılır, masalar birleşir, gece sabaha ilerler, hep beraber hangi masanın olduğu farketmeyen eve gidilir. Yolun üzerinde boyoz fırınından boyozlar paketlenir, haşlanmış yumurtalar sarılır. Sabah kalkılır, balkon yıkanır, kahvaltı sofrası kurulur, illaki denizin karşısında, yanında, arasında, bulutların altında hayat yaşanır. O masa yaz kış balkonda yaşamaya devam eder. Sabah, öğlen, akşam daha akşam fark etmez. Evin en çok yaşanılan canlısı balkondur. Ister denize baksın ister karşı daireye, pancurlar açılır, hayata bakılır.



Kemeraltı nda, kalabalığın kucağında, hiç bir zaman aynı sokaktan ulaşamadığın mekanlarda hayata karışılır. Evlenmek isteyen, boşanmak isteyen, incik boncuk arayan, karnını doyurmaya çalışan, rengarenk vitrinlerin albenisine yakalanan, havra sokağında kocaman dünyanın daracık sokağa sığabileceğine şahit olan, eski bir hana girip annesinin karnında büyüyen çocuk gibi büyümüş avlusunda soluklanan, hisar önünde ince belli bardağın dudaklarında canlanan, kızlarağası nda fincanda pişen kahve ile yorgunluğunu atan, gizli kalmış tek tekcilerde erken akşamlarına kavuşan her hayattan insanın omuz omuza yürüdüğü sokaklarda, geçmişle bugünün merhabasını duyarsın, bir pasaja girip başka sokağın kucağına düşersin, gökyüzünü görmeden saatlerce yol alırsın, kendini kaybedersin, geçmişi bulursun, kendinle karşılaşırsın…



Kıbrıs Sehitlerinin avlusunda yürürken, eskiden genelevlerin dizildiği sokakta geleceğini anlatan eski rum evlerinin kucağında sallanırsın. Dar sokakların içinde dolaşan rüzgarın ince namelerini kulağına misafir edersin. Severim o dar sokakları, bana hayat kadar kocaman gelir. Bazen sokağın başından sonuna ulaşman gündüzden geceyi bulur. Bir masada kahve ile başlarsın sokağın ortasında rakı sofrasına oturmuş bulursun kendini, biriktirdiklerini. Çoğu zaman kordon un kırmızısını unutturur bana güzelim dar sokaklar. Hayatı yaşamış evlerin güzelliklerinin karşısında, içinde, avlusunda kendi hayatınla karşılaşırsın. Ne yazık ki bazılarına bazılarının kıydıklarına şahit olursun, kızarsın, lanet okursun. Dar sokağın başında deniz kokusunu duyarsın, takip edersin parke taşlarının yol göstericiliğinde ikinci kordon a ve birkaç adımda kordon a sarılırsın. Bir kadının gerdanı kadar güzeldir, hislidir. Alsancak iskelesinden karşıyaka ya seyir ederken körfezin kollarından yalının kucağına düşersin. Sola dönsen, sağa dönsen, karşıya geçsen fark etmez, yine deniz, yine yalı, yine kendine has sokaklar insanlar, yine hayat…




Seni sevdim, senden vazgeçemedim. Bağımlın oldum, her gidşimde illaki geri döndüm. Sen de beni sevdim biliyorum. Her girdiğim evde sevgiyle karşılandım. Her oturduğum bahçede dostluklarla yaşatıldım. Her çıktığım balkonda aylarca kaldım. Hatay ın balkonunda doğdum, emzirildim, kundaklandım, birlikte çoğaldım. Sahil evlerinde, güzelbahçe de hayatın ne kadar değerli olduğunu yaşadım, yaşıyorum. Güzelbahçe de o güzel bahçede insanlığımı büyüttüm, kendimin önemini buldum, paylaşmanın tarifinde yüceldim. Urla iskelesinde cumhur kaptana çarptım, geri sektim, hayata kondum, deli oğlana inanılmaz üzüldüm. Piri reis in yüreğinde soluklandım. Kadınım ın kaptanına selam çaktım. Seferis in şiirlerine konuk oldum. Bütün evlerini dolaştım, denizin kıyısına hayat kurdum. Dostluklarımı cilaladım, acılarımızı paylaştım. Izmir in hiç bir yerinden diğer yerine hemen gidemedim, yaşadım, kaldım. Teos da yüreğimi yüzdürdüm, ürkmez de sevdiklerimle büyüdüm. Eski yoldan adanın kucağına düştüm. Geri döndüm, alaçatı nın gök kubbesinde dolandım. Yine dar sokaklara, canım binalara aşık oldum. Çeşme ye vardım, eski sevgili yi andım. Kumsalın içinde yürek sektirdim. Ne yana dönsem bir güzelliğe çarptım. Kaynırpaynır da çavuşun sandalına soframı kurdum. Eski foça da, dostların evinde hayatlandım. Yokuş aşağı koylarında keşiflere daldım…



Izmir de yalı çapkını gibi yaşadım. Her adımımda bir insanı kucakladım, her koşumda sevgiye ulaştım. Sevdim seni izmir, benden vazgeçmemeni sevdim, beni hemen yüreğine sokmanı sevdim, beni kendinden kabul etmeni sevdim. Istanbul u seninle aldattım. Önceleri kızdı bana ama seni anlatınca bana hak verdi. Dost sevgilim olarak seni de kabul etti…



Seni seviyorum.



22.01.2012

14 Ocak 2012 Cumartesi

beştaş


















by UK



Biranın sarısının denizin mavisine karıştığı, martıların kendini insan zannettiği ve sadece sandalye yerine masanın üzerine oturduğu, ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkarıp içiçe geçirdiğim noktanın az ilerisinde çıplak ayaklarımın denizin yüreğine armağan olduğu yerdeyim. Arkamdaki masalarda oturanların bazılarının imrendiği ama önce o yaptı şimdi biz yaparsak ondan görmüş oluruz harflerinin kulağımın içine girme çalışmaları yaptığı ya da kafayı yemiş, tek başına buraya gelmiş bir de utanmadan denizin içine oturup keyif almaya çalışıyor harflerinin adalara doğru gittiği yerdeyim. Öğlen birası mekanımdayım. Evden çıkıp, hayatımın uzun yıllarının geçtiği sokaklardan geçip, her sokakta biraz daha büyüyerek bugün ki yaşımla buluşmaya gidip, karşılıklı bira içerek, denizin, bulutların, martıların, adaların kokusunu içime çekerek, binbir hayali masama konuk ederek, birkaç bira zamanını geçiriyorum, hayatı ayağımda sektiriyorum.

Kendimle buluşma anlarımı seviyorum. O kadar kalabalık hayatımın izlerini kimsenin görmediği, bu adam yapayalnız dediği, her gün buraya tek başına geliyor ve kimbilir neler yaşadı da yalnızlığı seçti diye düşündüğü ama benim kendimle keyiflerin karşısında ve içinde oturduğumu anlamadığı, benimde umrumda olmadığı barakadayım.
Dört beş biralık zamanımda, kimi an denizin sesine kimi an aklıma davetsiz gelen ilginç düşüncelere kendimi bırakıp, doğduğum, büyüdüğüm yerlerin kıyısında oturup, anımı anlamlandırdığım ben zamanlarımın kucağındayım.



Kendisini kucaklamayı bilmeyen kimi kucaklasın?



Önce kendini eline alman lazım ki hayatın diğer taşlarını toplaya bil, beştaş. Hayat, geldiği gibi değildir aslında kendin aldığın kadardır. Hayatı almak için önce kendini alman gerekir, kendini almadan yollara düşersen başkalarının düşüncelerini, hayatlarını, mutluluklarını, acılarını alırsın ve başkalarına, topluma, düzenler yuvarlağına kızarsın. En iyisi kendine kızmaktır, kendine kızabilmek içinde önce kendini eline alıp, hayatı toplayıp, kendinden yola çıkıp sevdiğin ne varsa içine alıp, çoğalıp yaşamaktır. Bunu yapabilmek için kendimi benimle buluşturduğum yalnız anlarıma koşuyorum. Bazen denizin kıyısında bazen adımlarımı eklediğim yalnız yürüyüşlerimde kendimi ve beni buluşturuyorum. Onlar konuşuyor ben dinliyorum. Kendim, benden uzaklaştığını anlatıyor, benim kendini dinliyor ve kalmağı yerden devam ediyor.




Başkalarına dokunabilmek için, başkalarını sevebilmek için, başkalarını anlayabilmek için, başkalarını hayatından atabilmek için, başkalarını çoğaltabilmek için kendini eline alıp, hayatı toplayıp, kendinden hayat yapıp paylaşmanın güzelliğinde çoğalıp yaşamanın anlamında kalmanın suyunu kana kana içip, tabi ki rakı da içip, yüreğini uzatıp gitmek lazım,
kendine, kendinden öteye, bilinmeyeni bilinene çevirmeye…




Aşkın tazeliğinde büyüyebilmek için, sevginin doğurganlığında çoğalabilmek için, anlayışın bütünleyiciliğinde var olabilmek için, aklın sadeliğinde üretebilmek için beştaş oynamak lazım. Ilk taşı eline aldığında avuç çizgilerinin arasında hayat dolaşır, kendin benine karışır, ortalığa inanılmaz tınısı yayılır. Kendin kadar gidebildiğin her yere gitmişsindir. Kendin olmadan gittiğin her yerde gitmemiş gibi hissedersin, geldim ama olmadı dersin. Gittiğin yere, gidiş nedenine kızar, geldiğin gibi geri dönersin ve döndüğün yere de kızarsın. Kızarmış ekmeğin kokusuna benzemez hayata kızmak. Ne zaman ki kızma sırası kendine gelir, bir dilim ekmeğin mutluluğu dünyaya sarılır…



Kendini kaybetmenin tek güzel hali, aşk.



Bir tek aşk için kendimi kaybetmeyi yüreğime alırım ve sonuna, gidene, bitene, bitmeyene kadar bırakmam. Duyuyur musun aşk, sen nelere kadirsin. Bu paragrafa sığmayacak kadar büyük olduğun için şimdilik bu kadar satırla seninle vedalaşıyorum aşk. Ama sanma ki tekrar karşılaşmayacağız…



Kendini kaybetmenin en çirkin hali, çocuk.



Kendini bilmeyenlere, kendiyle yolda karşılaşanlara kızmam, üzülürüm. Ama kendini bilmeden dünyanın değerlisi çocukları hayatın kucağına atanlara kızarım. Kendini bulmadan hayatın eziyetlerine konuk olanlar için söyleyecek çok sözüm var ama kendini bulmadan çocuğunu bulanlara tek sözüm, yuhhh. Kendini düşünmemeni anlıyorum diyelim, sevgilini, kocanı, karını düşünmemeni anlıyorum diyelim, çocuğunu nasıl düşünmezsin. Ona sormadan, onu düşünmeden bulamadığın kucağına onu nasıl alırsın. Kendi yokluğunun içine onu nasıl sıkıştırırsın. Neyse, ben barakaya gideyim, kendimle kalayım…



Merhaba sevgili martı. Dün gelende sendin galiba, gözlerin aynı bakıyor bana. Biramla ilgilenip ilgilenmediği bilmiyorum ama tostumu seninle paylaşacağım. Belki beni sana tost veriyorum diye seversin, belki yalnızlığımı seversin. Gelirsin karşıma birbirimize bakarız. Bir yerde yazmıştım, aslında martıların karnı aç değil, insanları mutlu etmek için simitleri havada kapıyorlar tıka basa karınlarına diye, öylemi gerçekten? Cevabın olmadığından değil suskunluğun biliyorum. Sen de bizim hayatlarımıza şaşırıyorsundur. Şimdi bir laf ederim iyice kafası karışır diyorsundur. Olsun. Her zaman tostumun yarısı senindir. Ister tostçu abi de ister yalnız abi, ben sürekli buradayım bildiğin gibi, yine görüşürüz. Benim bira zamanıım bitti, gün batımı rakısına gidiyorum, hoşçakal.



Geldiğim yolların izinden geriye dönerken telefonumun çalmasını beklerim. Bir dost arasada dost rakısi içsek diye içimden geçiririm. Genelde çalar telefonum ama çalmazsa eve ulaşana kadar çalacak diye düşünürüm, eve girince telefonu kaparım. Bugün kendine kalma günün der, düşünceleri konuk ederim. Bazen sadece düşünürüm bazen de harflerim içimde durmaz tenimi yararak hayata çıkmak ister. Onları kırmam, sevecen halimle hayatın içine bırakırım. Bilinmeyen bir yerde çoğalırlar, onlara su vermem, ekmek vermem ama bir şekilde büyürler. Bazen bana benzemezler bazen de benden fazla düşünürler ama bendirler. Sessizce içimde çoğalırlar. Ne zaman tenimi yaracakları belli olmaz ama yarmadıkları zamanlar daha çok acı verir. Içimde çürümelerinden korkarım harflerimin sessizliğinde. Beştaş olarak biraraya gelen harflerim bana bunları anlattılar. Onları sevmemim nedeni içimden çıkmaları değil, bir şekilde biraraya gelip hayat olmaları, insansızlığın ortasında soluk vermeleri, beni kendime götüren yolların adını yazmaları…



Beştaş,
Önce kendini eline almanın mutluluğunu yaşayacaksın sonra hayatı toplamanın güzelliğini paylaşacaksın.



En güzel taş sizin olsun.


14.01.2012