19 Haziran 1996 Çarşamba

kaç kadınla seviştikten sonra insan oluruz ?






by GG

Olmuyor. Sevmekle başlayan acı ile devam ediyor. Çok şey mi sevildiğini hissetmeyi istemek. Kim sevecek bizi, bizim sevdiklerimiz mi yoksa umursamadıklarımız mı? Niçin en tiz acıyı en sevdiğin insan sana yaşatır? Bilir herhalde derinin onu gördüğünde bütün hassalığına kavuştuğunu ve darbe. Biz dersin, derini bile soyarsın orta yere koyarsın ama nafile. Nereye kadar zorlayabilirim diye bile düşünmeye başladığın bir aşkını bitkisel hayata sokmadan yaşatabilmenin yollarını öğrensen kime öğretebilirsin? Insanım, sadece insan,  param yok,  pul koleksiyonum yok, arabam yok. Neler neler gerekir yaşamak için? Kaç metre kare bir ev, birinci viteste 100 kilometreye kaç saniyede  çıkan bir araba, bir metre seksenden biraz uzun boy, işte o var. Ela gözlerimi bir kıstımmı akan suları çevirir gönülleri ters sol ederim.



Neyin anlamı anlamını anlatıyor? Kim inanır bize, bana. Gitsen, nereye kadar gider de geri dönersin? Hayallerimizin bile kontrol altına alınıp kaydedebilineceğini düşündüren bir toplumda sevgilinden başka kimin içine geçebilirsin? Sevgilin ne ister? Yarın. Sana teslim olmaz, ya onu terkedersen? Ya terketmezsem, o geçen günlere yazık değil mi? Birşeyleri kaybetmeyeceğiz diye kendimizi kaybediyoruz ve aramıyoruz bile. Kendimizle yolda karşılaşıyoruz.



Kaç kadınla seviştikten sonra insan oluruz?



Ilkokul yaşlarımda ilkokula gidiyordum. Öğretmenim ilkokul öğretmeniydi. Birinci sınıfta Eser öğretmen, diğer sınıflarda Seçim öğretmen yarınlar ile karşılaşma hazırlıklarını gösterdiler. Trampet çalmıştım 23 nisan zamanlarında, beş para ver, beş para ver, beş para yoksa on para ver ritminde vurulan keçeli bagetler pata pataları. Bir de müsamerede kilotlu çorap giymek zorunda kalmıştım. Siyah renkti ve tanıştığım bütün gayretleri göstermeme rağmen beyaz kilotum altından gözükmüştü. Böyle sorunlarım vardı o zamanlarda. Saklambaçta kurt olabilmek için kendimin bile bulamayacağı yerlere saklanırdım sevdiğim genç kızı kurtarabilmek duygusuna. Şimdi büyüdük ve sevdiğimizi ebe yapmak peşindeyiz.



Yavrucuğum, dışarı çıkarken ayağına taş bağla, çok rüzgar var derdi Gönül hanım ama şimdi taşlara diyorlar ona bağlan. Ellibeş kiloydum ve kan iğneleri teklifleri alıyordum ama bira iğneleri teklifi daha cazip geldi, seksen kiloyum. Öğlen teneffüslerinde kordon a koşulur ve zamana sığabilecek en çok bira içilirdi. Akşam tekrar geri döner ve aynı sığılması gereken zamanlar zamanı yaşanırdı. Hemen kucaklar insanı İzmir, sanki kırk yıllık dost gibi ve hemen kapının önüne koyar kırk yıl eziyet çekmiş kadın gibi. Ben çok şanslıyım, izmir ile mutlu bir evliliğimiz var.



Detaylar ile süslenmez ise çok kısa ve daldan dala tarzan tarzı yazılar biraraya gelmişliği olacak. Her zaman birşeylerin doğru olarak kabul edilişi var. Birkaç yıl sonra çoğu düşüncenin değerini kaybettiğini bildiğimiz halde o günler için esir alıyorlar bedenleri, ruhları.
Yarının düşünceleri bunlar, bunlara inanırsanız ertesi güne kadar doğruyu yapmış olursunuz.



Annesinin karnındaki çocuğun cinsiyeti insan olur mu?



Çıkmaz sokaklarda büyüyor spiral çocuklar. Üstelik spiralin sonu ucuna bağlı. Büyüdükten sonra küçülüyorlar, yarından bugüne koşuyorlar. Bir tek onların saf kaldığının farkına fardılar ve ortalığa antisafoşen duygular saldılar. Geleceğimiz bu nesil demek yanlış, geleceğin nesilleri bugünde yok oluyorlar. Küçük bir çocukken sevgiyle kucaklara alınacaklarına para sesi tutkunu olarak paralanıyorlar. En çok para, en güzel madde eşittir gelecek. Kim bilebilir ya da niçin kimseler bilmez. Bir aynanın kör noktasında yaşıyoruz.



Hayatın promosyon yüzünün bize hiç gözükmediğini düşünerek kaç adım daha atabiliriz ya da koşmadan bir koşu kazanılır mı? Kazanılır sesleri gelecekten duyulmakta ama kazanılmaz. Birçok dostumun motorun gücünden haberi var. insanın kendine ait dakikalarının vitesi olsa umurlarında olurmuydu bilinmez. Bugün ruhum geri viteste bana dokunmayın diyen bir dostunuzu ileri viteslerle tanıştırmak için motorunuzdan kaç cc feda edersiniz?



Küçük diye adlandırılan yaşlarda kendimle ilgili kararları bana bırakan bir ailenin değerli solukları arasında büyüdüm. Büyüdükten sonra, yarınla tanışmama, onu dikkate almama işlemlerin ufak çapta panik ortamı yarattı. Küçücük çocuğa güvenenlerin gönlünü şüpheler doldurdu. Ya hep böyle kalırsa diye, kaldım.



Bu hayatta en kolay yaptığım eylemin sevgimi paylaşmak olduğunu her gün yaşadığım halde babama olan sevgimi ona dokunduramadığımı düşünürüm. Ona karşı yüreğim hep kekeme olmuştur. Takılıp kalmıştır. Oysa küçük babası derlerdi bana, ona benzediğim için ama nafile. Niçin böyle olur, sizlerde mi öylesiniz? En çok sevdiklerimize en kötü yönlerimiz mi kalır her zaman? Çok sevmek demek, teslim olmak, her şeyini paylaşmak, dilindekini ve gönlündekini saklamamak, hiç bir filitre kullanmamaktır. Buradan yola koyularak konuyu biraz rahatlatabiliriz.




Aşk ile yüzüyüze geldiğinde
Soğuk kış gününün ortasına
Ilkbahar çiçeklerini açan
Taze ağaç gibisindir
Dondurucu soğağa rağmen
Dökülmez güzelim çiçeklerin
Ve taptaze kokun
Çünkü aşk korur güzellikleri




Çarpıştım. Kendi gölgemle çarpıştım. Öylesine dalmışımki gölgemi gölgede bıraktım ve ona çarptım. Yaşamın anlamını gizli olan ya da olmayan alemlerde ararken bugünü farketme yetimizi kaybediyoruz. Yarın adı takılan bilinmeyen ile akraba olmak uğruna bugünün dostluklarını kırıyoruz. Bir kadını, çocuğu, arnavut kaldırımları arasında açan kırçiçeğini, dolunayın arkasına gizlenmiş yakamozları, sevgiyle dalından toplanmış yürekleri hayatın içinde ararken, çıkmaz sokaklar koleksiyonları yapan solukları seyrederken, bugünün bizlere sunduğu güzellikleri hissederek içimize çekelim. Bugün, gerçekten bugünde. Yarınla seviştiğimizde, masturbasyondan farkı olmaz. Yüreği ve kadını hissetmeden bütünleşen vücutlar ya da el yordamı bulunmaya çalışılan kendi tenimizdeki kadınlar ile yapılan sevişmeler tamamına erer mi?




Ben kendi tenimdeki kadınlarlar ile çok yemek yedim, onları eve bırakırken yatağıma armağan ettim. Adını bile bilmeden vücutlarını bildiğim birbirinden değerli tekil gecelerimi sabahla buluşturdum. Her sabahta, ilk defa adını bilmediği birisiyle gece-sabah yolculuğuna çıktıklarını öğrendim. Ya ben çok farklıyım ya da çok saf görünüyorum…



10.06.1996

28 Mart 1996 Perşembe

kaçan günler


















ksb


Kaçan günleri yakalayıp gerekli duruşmalarını yaptıktan sonra, kaybettirdikleri mutluluk x 3.5 kere kımıldamama cezası verildi. Bu, kaçan günler adına gerçekten umulmadık bir süreydi. Niçin kaçmışlardı ya da nereye gitmişlerdi, kaçıp ortadan kalboyduktan sonra. Bunları ne zaman öğreneceğiz bilemiyorum. Kendi kaçan günlerimi düşündüğümde nerede olduklarını bildiğim hatırlatılıyor beynimdeki bir noktaya. Benim kaçan günlerim tam karşıma kaçmışlardı ve gülümsüyorlardı.
Kaçacakları zamanı hep onlara kendim veriyorum. Bazı anlarda kendimle ilgili kararsız kalıyorum. Yapmam gerekeni bildiğim halde, bir tarafımı bilmiyormuş havasına sokuyorum ve kaçıyor küçük bir anı değerlendiren günler. Biliyorsan eğer neleri kaçırdığını ve başabaş noktalarını denk getirebiliyorsan, duruşmaya gerek olmadan, kaçan günleri cezalandırmadan kendin hallediyorsun kendini.
Kendini sevmekle başlayan diğer insanları sevmekle yol alıyor. Her geçirilen günlerle beraber artıyor ya da azalıyorum. Yaşadığımız anlar o kadar gizlice gizin içinden karşımıza çıkıyorlarki bazen ancak eksilerek kendimize ekliyoruz. Hiçbir şeyi kaçırmamaya uğraşmak herşeye bedel olabiliyor. Biliyorum ki herşeyi, her karşıma çıkanı elde edecek kadar gücüm yok. Bir takım günleri kendimi yormadan kaçırıyorum ve karşımdan bana gülümsüyorlar.
Bir galetayı ısırdığımızda bazı parçacıkları dağılarak ağzım yerine bulunduğum mekanın zeminine düşüyor. Hiçbir şeyi kolay kolay bütünüyle hazmedemiyorum. Bütünü, yaşadıklarımla ya da midemde değil, beynimde yakalıyorum. Biliyorumki yaşananlar karşılıklı olduğunda bütünlüklere varacağım.
Bir sıcak el değdimi yüreğime, hissediyor kolay kolay kaçmayacağını ve kaçmayan günler olarak yaşamdan zevk almaya çalışıyorlar.
Ahhh günler…

28.03.1996

12 Mart 1996 Salı

abc














ksb


Zamanın basamaklarını ikişer beşer çıkarken, birdenbire o basamakta durup baktığımızda… arkamızda insanlar, mutluluklar, sevgililer, dinler, güneşli günler, değirmenler, ilk defa görülen kasabalar, son defa görülen insanlar, bomboş içki şişeleri, kuş pislikleri,
çığlıklar,
denize girebilen şehirler, yanmamış ormanlar, delinmemiş ozonlar,
seçilemeyen kromozonlar, doğmadan cinsiyeti bilinmeyen çocuklar,
çocukluğum,
abaküsler, facit, şehirleri sevgilisinden ayıran duvarlar, sovyetler birliği,
misketler, ıngalar, ilk kelimeler, pilli bebek, oyuncakçı dede, kara tren, kaçak, colombo, kara önlükler, daktilonun kayıp harfi, taka takanın ince acısı, isim şehirin ıtır esen’i, parmak çocuk anaokulunda tanyeri öğretmen, devlet malzeme ofisi kurşun kalemi, ortası delik mavi silgi,
sevgi,
dostluk, kucak açma, özgürlük bildirgesi, dokuz taş, beş taş, hamamda tas, kağnı, aya basılan ayak, elveda, merhaba, laiklik, kurtuluş savaşı,
ari ırk, sirk, hayaller, buluğ çağı, Atatürk, tornet, gaz lambası,
saflık,
dürüstlük, fes, erkekliğe adımlar, taytaylar, agular, abc, köhne, kalamış iskelesi, teknesinde yanan sevgili amca, gokart, teneke üzerinde midye ziyafetleri, göztepe lunaparkında paraları deliğe sokma mücadelesi, suadiye grup, top pop da atom, kadiköyde itfaiye, haremdeki kadıköy iskelesi, koru da saklambaç, tramvay müzesi, musamere,
ilk dans,
ilk sivilce, gizlice, galata köprüsünde uzun ömer ini ayakkabısı, göztepe orta okulu, tarlabaşı, tren yolu üzerinde tahta köprü, kızılkoprak ın artist motorsikletli polisi, yok yok kırtasiyesi, nur un lahmacunu, dondurmacı ali, alpin dondurması, kırıntı, pop rally, jumbo,
zümküfül, ercan ve hakan sinemasının kültürsüz hali, devamlı, süreyya sinemasının locasında ilk öpücük, sarışın abladan alınan biletler,
zeynep kamil,
pipimden bir parça, ilk prezervatif, değer, duygu, uçurtma, horoz şekeri,
leblebi tozu, topaç, yılan, teneke kutularda bisküvi lezzeti, tahta kılıç, flamanlı radyo, gaz lambası, emzik, teksas, tommiks, yutulan iğneler,
pilli kırmızı vosvos, fıtık, apandisit, bir kutu tatlı hap, kafada kırılan vazo,
cope atılan eski paralar, saçı yolunan kız, toz şekere batırılan meme,
yoğurtçuda kayboluş, çamdan giren kedi, ufuk apartmanı,
hasanpaşanın yuvarlak köprüsü, gazhane panayırında ip cambazı, çıngıraklı yoğurtçu, at arabalı sütçü, gür sesli bozacı, niyetçi,
zenginlik, kapalı çarşı, ilk converse, mithatpaşa stadyumu, hasnun galip sokak basketleri, kızıltoprak sineması, ikizler yazlık sineması, kent sinemasında popomun izi, şah pehlevi lisesi, arnavut kaldırımları,
unla yapıştırılan kese kağıtları, tarkan, kurt, on kuruş, kağıt beşlik, akola, panayır, mandolin, dekmancılık, beş litrelik hitit, upuzun tekel birası, telesafir, göztepe dolmuşu, leyland, yanmamış çiçek pasajı, ilk hamburger, ankara gazozu, elvan gazozu, teksin plajı, süreyya plajı kubbesi, moda kadınlar plajı güzelleri, marmarada ilk kulaç, bodrum,
özgürlük,
buruk acı, define adası, deniz altında yirmibin fersah, su tabancası,
kuyu, kafalık, raf, cin kesi, inci düğün salonu, izzet kaptan, sana yağ kuyruğu, ender zeytin ezmesi, göztepe de fayton sefası, kumbara, oniki eylül, onsekizmarttan kayık, lux mevki, dağların ardından burhan pazarlama, macuncu, çamlık, çimen, dört, ellidört, beşyüzyirmisekiz, binyüzyirmisekiz, trampet, sapan, grease, canı kaymak isteyen cebinde manda taşır, ben quick, atölye, fenerbahçedeki büfeler, kiralık mayo, opera sineması, ıtır, bomonti, kemalin yeri, beyoğlu, edirnede ayşe kadın, kuzulukta sarı kız, dut ağacı, saroz körfezi, çivi çakılan atlar, merdivenden düşüp hamile kalanlar, otel tepelerinde çaylar, duvar üstünde çekirdekler, altıyoldaki yuvarlak içindeki polis amca, reis, ilk öpüşme, tek kadın, ilk gece, son kadın, dahason kadın ve daha neler neler göründü geçmiş zaman satırlarında…


12.03.1996

21 Mayıs 1995 Pazar

göbek adım kamil...









by OM


Benimle aynı zamanlarda, seçilmemiş bir dünyaya ınga diyen Kadıköy lü zamandaşlarımın göbek adı Kamil…
Yıllarca peşlerinden koştuğumuz Kadıköy Kız Lisesi çıkışında heyecanla beklediğimiz, servis şöförlerinden itina ile kaçtığımız, Bomonti de çay içtiğimiz kız arkadaşlarımızIn göbek adları Zeynep…
Bugünlerde arkadaşlarımın çocukları dünyaya ınga demeye başladı.
Onların göbek adları, amerikan, international…

Yıllardır trenleri omuzlarına alıp karşıya geçiren Söğütlüçeşme köprüsünün daracık kıvrımından süzülüp, tramvay müzesine gitme isteğimi arkada bırakıp, yuvarlak tenekesinin içindeki polis amcanın beyaz eldivenlerini takip ederek Bahariye ye doğru ilerledik…

ıtır da kır pidesi yiyelim…
yaa, hava önceleri ellerimi üşüttü, ellerim hissettiği soğuğu içeriye bildirdi, bir de bu havada çin kesimi giymişim, onlarda soğuğu ayaklarımla tanıştırdı, hadi saray a girip çorba içelim. Sonra bomonti ye gideriz, nasılsa pasolarımıza gore onsekiziz…

tamam öyle yapalım, hem ping pong oynarız ama ben duvar tarafında dururum sen masalara doğru koşup kaçan beyaz topu alırsın…

o köprüden körüklü otobüsler geçemiyor diye biz eve Leyland larlamı gideceğiz…
nasılsa yıkarlar yakında, sen de binersin körüklü otobüse boyun uzar…

bu kazandan eve alıp mahalleye çorba dağıtalım…
hadi bitir çorbanı, bomonti bizi bekliyor…
kızıltoprak taki tekne evinde yaşayan amca geldi aklıma, donuyordur şimdi…
o kendini yakalamış, dilediği gibi yaşıyor, soğuklada oturup konuşmuştur, ona uğramıyordur…

sevgilimden başka bir kızla sevişebileceğimi zannetmiyorum…
sanki onunla seviştinde, daha saklambaçta kurt olup onu kurtarma aşamasındasın…
koru da bulduğum gizli yeri kimseye söylemezsen ben daha çok kurt olup sevgilimi kurtarırım…
biliyormusun, yıllar sonra Çelik Gülersoy orayı nakış gibi işleyerek café olarak hayata ekleyecek…
amma attın yaa, Çelik Gülersoy un işi yokta feneryolu koru yıkıntılarından yaşanacak, paylaşılacak bir güzellik yaratacak…
1990 yılına geldiğinde görürüsün…
kan kardeşim olduğuna gore diğer boyutları dolaşmaya çıkıncaya kadar beraberiz, 90 yılında gider bakarız…

şimdi yaz olsaydı, köhne ye gidip, güneşle yaprakların bize sunduğu ışık oyunlarına dalıp hayaller kurardık…
tabi tabi, sen kesip şort yaptığın kotunu giyerdin, ışık oyunları topları geldi diye herkes mutlu olurdu…
iyi ki birkaç kişi dönüp baktı…
eee bende öyle güzel bacaklar görsem gözümü alamazdım…
sen gül bakalım, gün gelecek erkekler şortlarıyla işe gidecek…
evet, hatta bekaretin önemi kalmayacak istediğimiz kadınla sevişeceğiz…
sevişeceğiz deme bana, senin dolduruşunla geneleve gidişlerimiz aklıma geliyor…
elma yanaklarla odadan çıkarken iyiydi…
ne yapayım, millet kaç kere milli oldun diye sorup duruyor, amatör kümede oynuyorum mu diyeyim…
milli oldum de gitsin o zaman…
yalan mı söyleyeceğim…
herkes sallıyor zaten, yok resital verdim dün gece, çıkarmadan beş abi diye…
başkalarına ispat etmek adına yaptıklarıma kıl oluyorum…
yapma o zaman…
yapmayayımda tek başımamı kalayım…
ben varım…
biliyorum, iyi ki varsın, düşündüklerimi paylaşamasam delirirdim herhalde…

sen yüzmeyi nerede öğrendin…
köhne nin önündeki iskelenin sol yanında, eniştemlerle kayık kiralamıştık, birden beni suya attılar, bir iki çırpındık işte ama yüzmek gibi yüzmeyi askeri kampta öğrendim…
nasıl giriyorsun oraya…
arkadaşımın kardeşinin kartıyla giriyorum, gerçi altı yaşında ama doğum tarihine bakmıyorlar, attım kendime denize, sala doğru yüzmeye başladım, ben yaklaştıkça sal gülerek benden kaçıyordu, neyse ki sonunda yakaladım…
geçenlerde bir kızın annesi bunlar kaçak girmişler diye bizi şikayet etti ama yine kartın başkasına ait olduğunu anlamadılar…
ben de fenerbahçe plajına gidiyorum ama en son gittiğimde mayomu unutmuşum, neyse ki girişin sağındaki abiden mayo kiraladım…
beraberde gitmiştik seninle, kabin bile kiralamıştık…
denizle içiçe bir şehirde yaşamak çok keyifli…
fenerbahçe deki büfelerden ikincisine dün gece bir araba girdi, çalışanlar geceleri o büfelerin üstünde yatıyorlarmış ve yataklar filan arabanın üzerine düştü…
bende bunlar neden bu kadar yüksek diye düşünürdüm, insan her gün birşey öğreniyor…

bu satırları hep diyalog şeklindemi yazacaksın…
bilmiyorum ki, biraz önce başladım, ziyaret ettiği gibi yazıyorum, belki de bunlar yırtılan sayfalar olur…
yaz bitir işte, hem komşular sorduğunda annen de kitabı gösterir. Benim oğlum yazar der…
günlerde bile beni konuşuyorlarmış, yok hala askere gitmedi, kaç sene oldu üniversiteyi bitirmedi, bu çocuk evlenmez bile diye, anlayacağın mahallenin heyecanıyım ben, topluma uygun birşey yaparsam konuşacak konuları kalmaz…
evdekiler üzülüyordur…
onlar bana öğrettiler anaokulundan itibaren kendi kararlarımı almayı,
onlar sayesinde kendim olmayı öğrendim ama anaokulundayken güvendikleri çocuklarına şimdi kuşkulu bakıyorlar, onları seviyorum, kendimle mutlu olduğumu anlatıyorum ama inandıramıyorum…
seninde çocuğun olduğunda anlarsın…
hep aynı hikaye, gerçi yıllar sonra arkadaşlarımın çocuğu olduğunda aynı şeyleri yaptıklarını göreceğim belki ve bu davranışların aynısını bize yaptıklarında üzüldüğümüzü, bizi anlamıyorlar diye düşündüğümüzü hatırlattığımda bana, içinden çıkılmaz bir duygu bu, sanki çocuğum olduktan sonra içime babam girdi diyeceklerdir…
çocuğun olduğunda sen de anlarsın belki…
olmaz…
nasılsa olur…
olmaz…

21.05.1995

1 Ocak 1995 Pazar

masal












by GG


Masal beş harfli bir kelimedir. Dört bacaklı olan masa kelimesine beşinci bacak eklendiğinde görüntü olarak beş bacaklı masa olarak görünmektedir ama okunurken masal olarak okunmaktadır.
Ben da sana iki kişilik gerçek bir masal anlatacağım. Gerçek bir masalın olup olmayacağına yetkili biliciler elbette aralarında toplanarak bir karar verirler. Bir yılbaşı masalı gibi görünse de aslında iki uzun hayatın masalıdır. Sen ve ben diye başlar iki uzun hayat masalı ve devam eder mutluluklarla elele.
Dünyada kahkahaların olmadığı ve neşesiz geçmesi beklenen o günde katılmıştın aramıza, kahkahalarla açmıştın gözlerini otuz nisanda.
Ben de koşturup duruyordum evin içinde üç yaşın bana verdiği enerjiyle. Doğduğun anda bir şeyler hissedip hissetmediğimi hatırlamıyorum.
Çünkü o zamanlarda tek kişilik bir yaşam tarzını tercih ettiğim için ve sende tek eşli hayatı düşlediğin için bindokuzyüzaltmışsekiz yılında dünyaya gelmeni hissetmedim herhalde.
Tanıştık bir akşamın üstünde birbirimizin farkına varmadan, geleceği bilme yeteneğimiz olmadığından varamadık farkımıza ve yıllarca yorduk kendimizi. Sevgi aradık durduk, belki başka şekillerde belki değil.
Yorduk, yorulduk,yollar aldık bilerek ve bilmeyerek. Birbirimize hazırladık kendilerimizi ve aylardan yaz ayı olarak bilinen bir temmuz ortasında hazır hissettik kendimizi ya da bastıramadık sevgimizi ve sarıldık birbirimize sımsıkı, sardık sevgimizle günlerimizi.
Efes’ in önünde dedik önce ve karıştırdık Efesleri birbirine, soda ve kahve söyledik biranın yanında, ağaçların gölgesinde adaçayı, en üst kattaki balkonda oturma, alacakaranlık arka sokaklar, seyri dolunay, birkaç saniye için bir sonraki sokaktan dönmeler, bütünlük, vurgundan korkmadan derinlik, yıkanan çarşaflar, kapıda karşılama ve kayboluş, deniz kıyısında buse, tahta masa üstünde mücver, bodrum ve ilk ayrılık, badana, yine mücver ve mısırlı pilav, mor şort, açamayan çiçek, ertaç apartmanı, kordon, Ankara’ da aşk, kayı apartmanı derken ilk yılbaşımız.
Yılbaşı hüzün ve sevincin karışımıdır. Bir bitiş ve başlangıçtır.
Karışık bir şeydir yılbaşı dedikleri, belki yılsonu diye kutlanabilir.
Evet sevgilim bir ilkimiz daha birlikte yaşayacağımız. Hiçbir şey değiştirmeyecek aslında, ne sevgimiz azalacak ne de bitecek yıl gibi ama yılbaşında sevdiğimle birlikteyim dedirtecek. Bence fazla önemi yok yılbaşının, seni sevdiğim günlerden bir tanesi daha ama her olayı birlikte yaşamak düşüncesi çok güzel. O nedenle seviyorum yılbaşını.
Sevdiğimin yanında bir yılı bitiriyorum ve sevdiğimin yanında bir yıla yeni hayallerle başlıyorum. Bir hediye tabi ki alamıyorum, şimdilik tek hediyem sevgim, belki paketleyip sana sunabilirim canım sevgilim. Kırmızı bağcıklarımdan fiyonk yaparım kendime belki.
Hiçbir şeyin seni üzmesine izin verme, ne kadar mükemmel bir insan olduğunun farkına var, o güvenle sarıl yaşama ve bil ki yanında her zaman seni sevecek biri var. Kimi zamanlar o birisi seni kırabilir ama bil ki seni her istemeyerek kırdığında kendisi paramparça oluyor. O nedenle öyle anlarda fazla kızma ona ve bil ki seni çok seviyor. Tut onu elinden ve birlikte kanat çırpın mutlu yeni yıllara doğru.
Evet canım, yeni yıla girirken seni belki kırmızı kamnoyete bindiremiyorum ama kırmızı kamyonetimiz olana kadar seni tüm sevgimle sırtımda taşıyacağımı söyleyebilirim.
Seni seviyorum.

1995

20 Kasım 1994 Pazar

isterim


















ksb



Uzun bir hayat hikayesinin bir yerlerindeyim şu yaşadığım ve de yaşanılan günlerde. Seviyor ve de seviliyorum.
İnsanlarla barışıklığım sürdüğü gibi sevdiğimle olan aşkımda mutluluk kartopu olup yuvarlamakta her geçen gün büyüyerek.
Mesafeler, zamanlar, kayan yıldızlar, yağmurlar, kış müjdeleri, vapur sesleri, tezler, antitezler, araba alarmları, düğünler, bulut, özlem,
İç cızları, telefonlar, yeter artıklar, dostlar, barlar, düşünceler,
İş arayışları, gülücükler, tostlar, sek votkalar, oh yesler, otobanlar, otobanmayanlar, boğazlı kazak, yağmur korunağı, burun damlaları,
ayrı yataklar, ankara, istanbul, aşk, sevgi, mutluluk ve elele olmak için yola çıkış vakti.

Aşka yol olmaz derler
Mesafeler silinip gider
Düşündüğünde yanındasın
Derler derler de
Ben anlamam arkadaş
Dokunmak isterim
Öpüp koklamak
Göz yaşlarına dokunmak
Kahkahaları ile
Elelel dolaşmak isterim
Varsın diğerleri
Düşündüğünde yanında hissetsin
Kendini
Ben sevdiğimi
Uyandığında kollarımda
İsterim !

Ortadaki orta büyüklükteki deliğe, orta boy jetonları birer birer yuvarladıktan sonra eve dönünce kaleme alınan birkaç satır.


08:55
Pazar
20.11.1994

30 Eylül 1994 Cuma

itirafname














by GG


Bu bir adet itirafname değildir.
Sayılı ve de sayısız, birbiri ardına ya da birbiri ardına olmayan günlerin anlaşarak bir zaman birimi oluşturdukları, mutsuzluklarla yorulup kimi zamanlarda kendini kaybeden, çoğu zamanlarda kendini kendi olarak hissettiren ve de yaşayan bir zamanlar topluluğudur.
Tibet ‘in beyinsel olarak ulaşılması zor olan noktalarında yaşayan rahiplerle birlikteyken huzurlu ama eksiklik hisseden, yeni dünyadaki
her şeyi bilen ve en iyi şekilde yaşadıklarına inanan züppelerle yollarda gezerken anlamsız ve de rahatsız ama yine yollarda yürüyen,
Mısır ‘da ki piramitlerin yüzellisekiz merdiven indikten sonra ulaşılan salonunda firavunlarla briç oynarken kontur çekebilen ve kendini unutabilen, uzaydaki dostlarımızla küçük kır kahvesindeki kır çiçeklerinin arasında sohbetteyken kendinden emin ama yinede meraklı bir yaşam içinde bir çoklar ilişki, aşk, meşk, mutluluk, kaçış, yakalanış, üzüntü, haykırış, dostluk, gözyaşı, özlem, sıcaklık, bekleyiş gibi sayısız isimlenmiş kelimelerle uğraş halindeyim.
Bütün yaşadıklarımın yaşamam gerekenler olduğuna inanan ya da inandıran, pişmanlık duygusunu kapısından içeriye girmesine izin vermeyen, yaşadıklarına devam etme halinde seyir ederken karşılaştığım bir çift gözden sonra şöylesine düşünmeye başladım.
Kimdim ben, neler istiyordum, nasıl yaşıyordum, yoksa bunlar önemli olmayan birkaç sorumuydu, tabi ki biliyordum.
İnsan olmak yetiyordu her zaman bana. Onca ilişkiden, ister dost ister sevgili ya da her ikisi de birlikte olsun bu insan olmak fikri bana yetiyordu.
Oysa şimdi diye bir soru sordum kendime ve aldım kalemi elime yaz oğlum dardar dedim, o da beni kırmadı yazmaya başladı.
Şu an sadece insan olmak yetmiyor.
Baktığımda sevginin derinliklerine beni sevgiye indiren, bütün vücudumu ve benliğimi sevgisiyle sarmalayan, onun sevgisizliğiyle yaşanan günleri sadece gün kelimesiyle sınırlayan o bir çift gözü hissettikten sonra sadece insan olmak yetmiyor.
Onunla birlikte olan insan olmak istiyorum. Bunun benim için belki çok zor günler belki de çok kolay günler anlamına gelebilir. Ama hangisi olursa olsun mutlu ve sevgi dolu günler olacağını biliyorum ve de gerisini düşünmüyorum. Seni sevdiğimi düşünmekle geçiriyorum günlerimi ve de çok mutluyum. Onun için sadece mutlu bu günlerimizi yaşarsak sürekli mutlu olabiliriz diye bir tez yazma çalışmalarına başlayabilirim.
Çünkü yarında bugün olacağına göre bugünde bugünümüzle ve sevgimizle mutlu olabileceğimizi düşünmenin yanında seni seviyorum.
Bunu her geçen gün bütün noktalarında hissedebileceğini bile düşünmekteyim. Neyse bütün bu satırların özü
Seni seviyorum.

30.09.1994