26 Temmuz 1998 Pazar

ne kadar güçlüyüz sevgilim?







ksb

Nar çiçeği doğumlarında ortaya yayılan tarifsiz ses tınılarında ruhuna dokunan iki sevgili göz göze geldiler. Geldik. Kırçiçekleri öğleni akşam ile kucaklaşırken, kokuları dokundu tenlerimize ve dudaklarımız yaşamı içine çekti, birbirlerine sundu ömürlerince. Kimselerin karar veremediği, önemsemediği solgun inanışları aşk teneffüsü ile canlandırdık, umutlandırdık, hissettirdik. Tek bir bedenin tüm ömürü kaplayacak kadar hissedilebilen bir duygular bütünlüğü olabileceği ezberlettik. Kimdik biz? Birbirini seven, önemseyen, özleyen, çoğaltan, geleceğe ekleyen, aynı hayalleri canlandıran, bir dokunuşun bir doğuşa eş olduğu paylaşımları yaşayan iki soluk olan ve gelişen aşk. Aşk, herşeyi sol sağ mı yapar? Yürekleri peşinden sürükleyip, karanlıkların içine havai fişekler yaşatan, dalgaları koynuna alıp gökyüzünü serinleten, lavları damarlarının içinde ikamet ettirten, hiçbir yapılanı şaşılası göstermeyen, bir insanın düşüncesine sarılıp dipsiz uçurumları dümdüz eden bir duygular imparatorluğu. Sana, kimsenin bilemeyeceği kadar, hatta bazen kendimin bile bilemeyeceği kadar aşığım. Nasıl oluyor diye sorma ve bazı nasıllar bile bilemez nasıl olduklarını. Aşk, iki nokta üst üste, virgül, nokta gibi onu yavaşlatıcı eylemleri sevmez ama ben seni severim.


Alacakaranlık gündüzlerin sis kokulu tenlerinde dakikanın anlamını diğer dakikanın doğumuna yetiştirme telaşlarında soluk alan bedenler, yürekler ve aşklar yorgun düşüyorlar. Biz de aşkız, bedeniz, yüreğiz. Yorgun olduğumuzu unutup tüm kırgınlıkları en değerli varlıkta toplama çalışmalarında bulunmaktayız. Niçin en değerli en üzülen oluyor? Bunun bir açıklamasını bulmalıyım,yız. Hiçbir deprem yüreğimi kıramaz, hiçbir lav bedenimi ısıtamaz, hiçbir kıyamet bir ceza olamaz. Ama, küçücük bir sözün kırar, ısıtır, cezalandırır. Yazın kavurucu sıcağında peşimde orman, üstümde gölgesi, altımda buz gibi nehirin sepserin sesi dolaşırım senin yanındayken.


Iki bilinenli ama çok bilinmeyenli bir denklem aşk.


Seni sana anlatmak, senden bağımsız olarak içimde büyüttüğüm aşk çocuğunun tekmelerini sana hissettirebilmek. Bazen sana dalıp gidiyorum ve o anda yaşamak için seni seyretmek yeterli oluyor. Ne soluk almak aklıma geliyor ne de gözümü senden ayırmak. Geceleri göğsümde varlığın olmadığında huzursuz oluyorum. Hele yanımda bana dokunmadan uyuduğunda uyuyamıyorum. Güzelim poponu görmekte müthiş bir şey ama yetmiyor işte. Uyurken bir güzel konuşuyorsun. Yorgunluğun, kırgınlığın uykuda bile peşini bırakmıyor. Bir şeyler yıktırıyorsun, kızıyorsun, cevap veriyorsun. Gün içinde seni yordukları yetmiyormuş gibi gecede peşindeler. Tutup içinden çekmek istiyorum onları bir daha görmemesine. Ne yazık ki herşeyin bedeli kendisinden ağır ve taşıdıkça pazuların gelişiyor, daha da çok taşıyabileceğin düşünülüyor.



Ne kadar güçlüyüz sevgilim?
Sevgimizi, bedenimize ve ruhumuza taşıtabilecek yolları biliyor muyuz?



Patlayamadan sönmek üzere olan volkanlar gibiyiz. Patlayamamanın stresi lavlarımızı dışa kurutuyor. Içimize akıyor lavlarımız ve için için yanıyoruz. Sevdiğinide içinde yaşattığın için onu da yakıyorsun gibi geliyor.


Her ne olursa olsun, ister acı, ister ters açı, sevmekle başlayan insan olma hissi, onunla koyun koyuna gelişiyor. Bir satır yazmak için bile seni istiyor gönlüm. Ne seni severken düşünüyorum ne de kırarken. Sen, karşımdaki bensin sanki, belki de onun için seni o kadar içten seviyor ve o kadar kolay kırıyorum. Tamam, sevmeni anladıkta kırmak ne oluyor diyorsun. Kansız devrim olmaz diyorlar aynen acısız aşk olmadığı gibi. Zaman içinde acıları belirli açılara taşıyabiliyorsun. Aşk acısından çıkan mutluluğuda doyum olmuyor, tıpkı yağmur sonrası toprak kokusu gibi. Sırılsıklam olsan bile o kokuyu duyduğunda kendini kupkuru hissedersin ve gerçekten de koku evine çekildiğinde kurumuşsundur…

26.07.1998

16 Temmuz 1998 Perşembe

sana yakınım ama benim








by GG

Gökyüzündeki yıldızların göz kırpışlarını gizleyen yeşil yaprakların arasından sızan beyaz aydınlığın içindeki bir karede görünmüştün. Kimi aradığını bilmeyen gözlerle, kimi aradığına emin aklınla etrafını izleyen iri gözlerini ne zaman farkettiğimi hatırlamıyorum. Bizim masadan yükselen bir sese doğru baktığında ben de sana bakmıştım herhalde.

Hayatın içinde varolan anları doyasıya yaşamak isteği insanı çoğu zaman hiç birşey yapmamaya götürüyor. Doyasıya bir aşk yaşamak istediğinde aşkının peşine birçok şey takman gerekiyor. Belki gelecek belki de dünden sana katılan birçok şey ve şeycikler. Kanıt isteniyor, gerekirse belgelensin deniyor. Aşk bile şaşırıyor kendinden beklenenlere durup kalıyor.

Düz yazı çalışması devam ediyor. Hızlı hızlı beyaz kağıdın üzerine düşen satırları sakinleştikten sonra temize çekiyorum ve kalplere postalıyorum. Gün geliyor adrese ulaşıyor, kapı çalınıyor, içeriden ses gelmeden kapı açılıyor. Önce bir göz öpüşmesi, güzelim boyun kuytularına buseler ve dudaklar buluşuyor bir adım ötede nefesler olduğu halde. O an düşünülmüyor ya da düşünmüyorum. Daha zamanı olduğu söyleniyor, bekleniyor. Salonun L köşesinde I gibi yatılıp gün ağırmadan etrafa gözler armağan ediliyor. Hayatın anları nefes almaya devam ediyor.

Kimsin sorusunun cevabı çok sıkıcı olabilir. O kimi yaşamak gerekiyor. Ne ben tarif edebilirim ne de ürettiklerim. Alırım yaşadığım günleri koynuma, onlarla uyurum mışıl mışıl. Sabah uyandığımda tüm yaşadımlarım o sabah olur. Ne dün ne de yarın. Kimbilir daha neler yazarım? Seni mi ? Ben kendi seni mi yazarım. Karşıdan görünen seni çok güzel yazarım. Kalbinin gülüşünü, gözlerindeki sis perdesini, kafana bir an için uğrayıp giden düşüncelerini ve kendi beğenmediğin tüm noktalarını beğendiğimi yazabilirim. Işin kötüsü bir de metin yazarıyım. Metin yazarı olmadığım günlerde yazdıklarım daha anlamlı gelirdi. Şimdi ise işimde yazmak olduğu için sanırım yazdıklarımın duygusuna dokunmadan önce zaten metin yazarı düşüncesi konuk oluyor insanlara.

Duygularımı katarım nefesimin içine ve öylece içime çekerim hayatın anlarını. An işte adı üstünde an. 24 saat içinde bir an yüzüm güldümü doyum olmaz o güne. Hayatın o anları çok uzun sürmez belki ama sadece o anın bile keyifli olması günü kurtarır. Kimileri anı önemsemez. An, yeterli gelmez, onlar yıl peşindedir, hayat peşindedir. Uzayıp gider koşuşturmalar, çektikçe uzar ve günün birinde bıraktığında pat diye yüzüne çakar ve çok acıtır. O nedenle, ya sürekli çekeceksin büyüsün gelecekleri kurtarsın diye ya da nokta nokta yaşayacaksın. Keyif noktalarını üstüste ekleyeceksin. Gerektiğinde bir fiske ile yıkıp tekrar tekrar ekleyeceksin.

Canım sevdiğim hanımefendi, sana bugün birşey yazmayacağım. Bütün soruların cevabını her zaman gözlerime baktığında bulacaksın. Yazmamak buysa yazmak ne olur bilinmez.



Sana yakınım
Dokunduğumda
Içine dokunabiliyorum
Yanında rahatım
Kendim olabiliyorum
Sevgimi sana
Armağan edebileceğimi
Biliyorum
Ama
Yine de benim




Sol bileğinde metalik metal bileklik, sağ bileğimde bileğim ve ne takıp ne takmayacağı belli olmayan bir beden. Bedenin hassas bir yerinin içinde sevgi tomurcukları olan bir yürek. Yaşadığımız anların sevgiyle kucaklaşması, tenin tenle konuşması, sarılıp uyumalar, öpücüklerle günaydınlar, deniz kenarında yakamozlar, hafta sonu attaları ve mutluluk bilmeceleri…


16.07.1998

1 Haziran 1998 Pazartesi

Bir kuş olsam















by GG


Bir kuş olsam inadına uçmayan bir kuş olurdum. Kocaman kanatlarımı açtığımda, bir albatross olduğumda, gökyüzünde süzülmemi bekleyen kalabalığa şöyle bir bakıp, inadına havalanmazdım gibi geliyor.

Inadına yaşamak sanki bir karşı koyuş, sıradan olmama saplantısı herhalde. Herkese inat birçok kadınla aynı anda birlikte olup, hepsini mutlu edeceğim diye tutturup, belki hepsini mutsuz etmek bana gore bir yapım olsa gerek. Hepsine sıkı sıkı sarıldığımda, bütün dertlerini uçurup, yüzlerine mutluluğu asarım zannetmek. Peki ya yürekleri ? Tek bir insan, tek bir insanla birlikte olduğunda mı mutluluğu yakalar ? benim düşündüğüm gibi çok insanlı ilişkilerde mutluluğa teget bile geçilmez mi ? Hayatımın en çok soru işaretli yazısı olacak herhalde.

Bütün bunları niye yazdığımı anlamışsındır belki de, niye ?
Ah bir bilsem ki, niye ? neden, niçin, niye sorusunun açıklayıcı cevabı da bir soru, niye benim ?
Niçin standart yolları izleyip, mutlu olduğun anların tadını çıkarmak varken herşeyi zorlamak, olmayanın peşine düşüp yorulmak ve yormak. Niye askere gitmezsin be adam ? niye, sevginle bir insanı mutlu etmek varken onu dağıtmaya kalkarsın ? sen kimsin ki birçok insanı aynı anda mutlu edebileceğine inanıyorsun ve inanmakla kalmayıp uyguluyorsun ?

Sana ne diyeceğim ? bana unuttuğum güzellikleri yaşatırken, gözlerine baktığımda mutluluğun içine beni çekerken, özledim dediğinde yüreğimin o anını beynime kazırken ve dün denilen zamanda birlikte olurken. Ve hala seni de yanımda hissederken. Bu dayanılmazlığı nasıl yüreğimde taşıyorum ? herşeyi isteme hakkını nasıl kendimde buluyorum ? Ne bileyim ki bileyim. Hayatın ding dongu sustuğunda, oturup düşünecek vakit olacak mı acaba ? ya hiç susmayacaksa ? Pişirip pişirip önümüze koyacaklarsa yaşadığımız hayatları. Ne peşindeyİm ? Bir İnsan olma inadına, İnsanları üzme yolları keşfetmek ne demek ?

Öncelikle yüreğinden öpüyorum. Sonra bir yürek kıran çekicini sana verip yüreğimi kırmanı istiyorum. Birisinin bunu yapması lazım. Yoksa yine güneşle birlikte doğacağım ve insanlara doğru yol alacağım. Birçok kırgın insanın yüreklerini yüzüme mıhlayacağım. Niçin, nasıl, neden, kim gibi soruların cevaplarını kim verecek bilmiyorum. Çok güzel sözler, yazılar içimde kıpır kıpır dururken bunları yazmak zorunda bırakıyorum kendimi sana karşı.

Diyetim nedir ki ? Kim belirleyebilir, diyetim nedir ?
Bilmiyorum.


Haziran 1998

19 Haziran 1996 Çarşamba

kaç kadınla seviştikten sonra insan oluruz ?






by GG

Olmuyor. Sevmekle başlayan acı ile devam ediyor. Çok şey mi sevildiğini hissetmeyi istemek. Kim sevecek bizi, bizim sevdiklerimiz mi yoksa umursamadıklarımız mı? Niçin en tiz acıyı en sevdiğin insan sana yaşatır? Bilir herhalde derinin onu gördüğünde bütün hassalığına kavuştuğunu ve darbe. Biz dersin, derini bile soyarsın orta yere koyarsın ama nafile. Nereye kadar zorlayabilirim diye bile düşünmeye başladığın bir aşkını bitkisel hayata sokmadan yaşatabilmenin yollarını öğrensen kime öğretebilirsin? Insanım, sadece insan,  param yok,  pul koleksiyonum yok, arabam yok. Neler neler gerekir yaşamak için? Kaç metre kare bir ev, birinci viteste 100 kilometreye kaç saniyede  çıkan bir araba, bir metre seksenden biraz uzun boy, işte o var. Ela gözlerimi bir kıstımmı akan suları çevirir gönülleri ters sol ederim.



Neyin anlamı anlamını anlatıyor? Kim inanır bize, bana. Gitsen, nereye kadar gider de geri dönersin? Hayallerimizin bile kontrol altına alınıp kaydedebilineceğini düşündüren bir toplumda sevgilinden başka kimin içine geçebilirsin? Sevgilin ne ister? Yarın. Sana teslim olmaz, ya onu terkedersen? Ya terketmezsem, o geçen günlere yazık değil mi? Birşeyleri kaybetmeyeceğiz diye kendimizi kaybediyoruz ve aramıyoruz bile. Kendimizle yolda karşılaşıyoruz.



Kaç kadınla seviştikten sonra insan oluruz?



Ilkokul yaşlarımda ilkokula gidiyordum. Öğretmenim ilkokul öğretmeniydi. Birinci sınıfta Eser öğretmen, diğer sınıflarda Seçim öğretmen yarınlar ile karşılaşma hazırlıklarını gösterdiler. Trampet çalmıştım 23 nisan zamanlarında, beş para ver, beş para ver, beş para yoksa on para ver ritminde vurulan keçeli bagetler pata pataları. Bir de müsamerede kilotlu çorap giymek zorunda kalmıştım. Siyah renkti ve tanıştığım bütün gayretleri göstermeme rağmen beyaz kilotum altından gözükmüştü. Böyle sorunlarım vardı o zamanlarda. Saklambaçta kurt olabilmek için kendimin bile bulamayacağı yerlere saklanırdım sevdiğim genç kızı kurtarabilmek duygusuna. Şimdi büyüdük ve sevdiğimizi ebe yapmak peşindeyiz.



Yavrucuğum, dışarı çıkarken ayağına taş bağla, çok rüzgar var derdi Gönül hanım ama şimdi taşlara diyorlar ona bağlan. Ellibeş kiloydum ve kan iğneleri teklifleri alıyordum ama bira iğneleri teklifi daha cazip geldi, seksen kiloyum. Öğlen teneffüslerinde kordon a koşulur ve zamana sığabilecek en çok bira içilirdi. Akşam tekrar geri döner ve aynı sığılması gereken zamanlar zamanı yaşanırdı. Hemen kucaklar insanı İzmir, sanki kırk yıllık dost gibi ve hemen kapının önüne koyar kırk yıl eziyet çekmiş kadın gibi. Ben çok şanslıyım, izmir ile mutlu bir evliliğimiz var.



Detaylar ile süslenmez ise çok kısa ve daldan dala tarzan tarzı yazılar biraraya gelmişliği olacak. Her zaman birşeylerin doğru olarak kabul edilişi var. Birkaç yıl sonra çoğu düşüncenin değerini kaybettiğini bildiğimiz halde o günler için esir alıyorlar bedenleri, ruhları.
Yarının düşünceleri bunlar, bunlara inanırsanız ertesi güne kadar doğruyu yapmış olursunuz.



Annesinin karnındaki çocuğun cinsiyeti insan olur mu?



Çıkmaz sokaklarda büyüyor spiral çocuklar. Üstelik spiralin sonu ucuna bağlı. Büyüdükten sonra küçülüyorlar, yarından bugüne koşuyorlar. Bir tek onların saf kaldığının farkına fardılar ve ortalığa antisafoşen duygular saldılar. Geleceğimiz bu nesil demek yanlış, geleceğin nesilleri bugünde yok oluyorlar. Küçük bir çocukken sevgiyle kucaklara alınacaklarına para sesi tutkunu olarak paralanıyorlar. En çok para, en güzel madde eşittir gelecek. Kim bilebilir ya da niçin kimseler bilmez. Bir aynanın kör noktasında yaşıyoruz.



Hayatın promosyon yüzünün bize hiç gözükmediğini düşünerek kaç adım daha atabiliriz ya da koşmadan bir koşu kazanılır mı? Kazanılır sesleri gelecekten duyulmakta ama kazanılmaz. Birçok dostumun motorun gücünden haberi var. insanın kendine ait dakikalarının vitesi olsa umurlarında olurmuydu bilinmez. Bugün ruhum geri viteste bana dokunmayın diyen bir dostunuzu ileri viteslerle tanıştırmak için motorunuzdan kaç cc feda edersiniz?



Küçük diye adlandırılan yaşlarda kendimle ilgili kararları bana bırakan bir ailenin değerli solukları arasında büyüdüm. Büyüdükten sonra, yarınla tanışmama, onu dikkate almama işlemlerin ufak çapta panik ortamı yarattı. Küçücük çocuğa güvenenlerin gönlünü şüpheler doldurdu. Ya hep böyle kalırsa diye, kaldım.



Bu hayatta en kolay yaptığım eylemin sevgimi paylaşmak olduğunu her gün yaşadığım halde babama olan sevgimi ona dokunduramadığımı düşünürüm. Ona karşı yüreğim hep kekeme olmuştur. Takılıp kalmıştır. Oysa küçük babası derlerdi bana, ona benzediğim için ama nafile. Niçin böyle olur, sizlerde mi öylesiniz? En çok sevdiklerimize en kötü yönlerimiz mi kalır her zaman? Çok sevmek demek, teslim olmak, her şeyini paylaşmak, dilindekini ve gönlündekini saklamamak, hiç bir filitre kullanmamaktır. Buradan yola koyularak konuyu biraz rahatlatabiliriz.




Aşk ile yüzüyüze geldiğinde
Soğuk kış gününün ortasına
Ilkbahar çiçeklerini açan
Taze ağaç gibisindir
Dondurucu soğağa rağmen
Dökülmez güzelim çiçeklerin
Ve taptaze kokun
Çünkü aşk korur güzellikleri




Çarpıştım. Kendi gölgemle çarpıştım. Öylesine dalmışımki gölgemi gölgede bıraktım ve ona çarptım. Yaşamın anlamını gizli olan ya da olmayan alemlerde ararken bugünü farketme yetimizi kaybediyoruz. Yarın adı takılan bilinmeyen ile akraba olmak uğruna bugünün dostluklarını kırıyoruz. Bir kadını, çocuğu, arnavut kaldırımları arasında açan kırçiçeğini, dolunayın arkasına gizlenmiş yakamozları, sevgiyle dalından toplanmış yürekleri hayatın içinde ararken, çıkmaz sokaklar koleksiyonları yapan solukları seyrederken, bugünün bizlere sunduğu güzellikleri hissederek içimize çekelim. Bugün, gerçekten bugünde. Yarınla seviştiğimizde, masturbasyondan farkı olmaz. Yüreği ve kadını hissetmeden bütünleşen vücutlar ya da el yordamı bulunmaya çalışılan kendi tenimizdeki kadınlar ile yapılan sevişmeler tamamına erer mi?




Ben kendi tenimdeki kadınlarlar ile çok yemek yedim, onları eve bırakırken yatağıma armağan ettim. Adını bile bilmeden vücutlarını bildiğim birbirinden değerli tekil gecelerimi sabahla buluşturdum. Her sabahta, ilk defa adını bilmediği birisiyle gece-sabah yolculuğuna çıktıklarını öğrendim. Ya ben çok farklıyım ya da çok saf görünüyorum…



10.06.1996

28 Mart 1996 Perşembe

kaçan günler


















ksb


Kaçan günleri yakalayıp gerekli duruşmalarını yaptıktan sonra, kaybettirdikleri mutluluk x 3.5 kere kımıldamama cezası verildi. Bu, kaçan günler adına gerçekten umulmadık bir süreydi. Niçin kaçmışlardı ya da nereye gitmişlerdi, kaçıp ortadan kalboyduktan sonra. Bunları ne zaman öğreneceğiz bilemiyorum. Kendi kaçan günlerimi düşündüğümde nerede olduklarını bildiğim hatırlatılıyor beynimdeki bir noktaya. Benim kaçan günlerim tam karşıma kaçmışlardı ve gülümsüyorlardı.
Kaçacakları zamanı hep onlara kendim veriyorum. Bazı anlarda kendimle ilgili kararsız kalıyorum. Yapmam gerekeni bildiğim halde, bir tarafımı bilmiyormuş havasına sokuyorum ve kaçıyor küçük bir anı değerlendiren günler. Biliyorsan eğer neleri kaçırdığını ve başabaş noktalarını denk getirebiliyorsan, duruşmaya gerek olmadan, kaçan günleri cezalandırmadan kendin hallediyorsun kendini.
Kendini sevmekle başlayan diğer insanları sevmekle yol alıyor. Her geçirilen günlerle beraber artıyor ya da azalıyorum. Yaşadığımız anlar o kadar gizlice gizin içinden karşımıza çıkıyorlarki bazen ancak eksilerek kendimize ekliyoruz. Hiçbir şeyi kaçırmamaya uğraşmak herşeye bedel olabiliyor. Biliyorum ki herşeyi, her karşıma çıkanı elde edecek kadar gücüm yok. Bir takım günleri kendimi yormadan kaçırıyorum ve karşımdan bana gülümsüyorlar.
Bir galetayı ısırdığımızda bazı parçacıkları dağılarak ağzım yerine bulunduğum mekanın zeminine düşüyor. Hiçbir şeyi kolay kolay bütünüyle hazmedemiyorum. Bütünü, yaşadıklarımla ya da midemde değil, beynimde yakalıyorum. Biliyorumki yaşananlar karşılıklı olduğunda bütünlüklere varacağım.
Bir sıcak el değdimi yüreğime, hissediyor kolay kolay kaçmayacağını ve kaçmayan günler olarak yaşamdan zevk almaya çalışıyorlar.
Ahhh günler…

28.03.1996

12 Mart 1996 Salı

abc














ksb


Zamanın basamaklarını ikişer beşer çıkarken, birdenbire o basamakta durup baktığımızda… arkamızda insanlar, mutluluklar, sevgililer, dinler, güneşli günler, değirmenler, ilk defa görülen kasabalar, son defa görülen insanlar, bomboş içki şişeleri, kuş pislikleri,
çığlıklar,
denize girebilen şehirler, yanmamış ormanlar, delinmemiş ozonlar,
seçilemeyen kromozonlar, doğmadan cinsiyeti bilinmeyen çocuklar,
çocukluğum,
abaküsler, facit, şehirleri sevgilisinden ayıran duvarlar, sovyetler birliği,
misketler, ıngalar, ilk kelimeler, pilli bebek, oyuncakçı dede, kara tren, kaçak, colombo, kara önlükler, daktilonun kayıp harfi, taka takanın ince acısı, isim şehirin ıtır esen’i, parmak çocuk anaokulunda tanyeri öğretmen, devlet malzeme ofisi kurşun kalemi, ortası delik mavi silgi,
sevgi,
dostluk, kucak açma, özgürlük bildirgesi, dokuz taş, beş taş, hamamda tas, kağnı, aya basılan ayak, elveda, merhaba, laiklik, kurtuluş savaşı,
ari ırk, sirk, hayaller, buluğ çağı, Atatürk, tornet, gaz lambası,
saflık,
dürüstlük, fes, erkekliğe adımlar, taytaylar, agular, abc, köhne, kalamış iskelesi, teknesinde yanan sevgili amca, gokart, teneke üzerinde midye ziyafetleri, göztepe lunaparkında paraları deliğe sokma mücadelesi, suadiye grup, top pop da atom, kadiköyde itfaiye, haremdeki kadıköy iskelesi, koru da saklambaç, tramvay müzesi, musamere,
ilk dans,
ilk sivilce, gizlice, galata köprüsünde uzun ömer ini ayakkabısı, göztepe orta okulu, tarlabaşı, tren yolu üzerinde tahta köprü, kızılkoprak ın artist motorsikletli polisi, yok yok kırtasiyesi, nur un lahmacunu, dondurmacı ali, alpin dondurması, kırıntı, pop rally, jumbo,
zümküfül, ercan ve hakan sinemasının kültürsüz hali, devamlı, süreyya sinemasının locasında ilk öpücük, sarışın abladan alınan biletler,
zeynep kamil,
pipimden bir parça, ilk prezervatif, değer, duygu, uçurtma, horoz şekeri,
leblebi tozu, topaç, yılan, teneke kutularda bisküvi lezzeti, tahta kılıç, flamanlı radyo, gaz lambası, emzik, teksas, tommiks, yutulan iğneler,
pilli kırmızı vosvos, fıtık, apandisit, bir kutu tatlı hap, kafada kırılan vazo,
cope atılan eski paralar, saçı yolunan kız, toz şekere batırılan meme,
yoğurtçuda kayboluş, çamdan giren kedi, ufuk apartmanı,
hasanpaşanın yuvarlak köprüsü, gazhane panayırında ip cambazı, çıngıraklı yoğurtçu, at arabalı sütçü, gür sesli bozacı, niyetçi,
zenginlik, kapalı çarşı, ilk converse, mithatpaşa stadyumu, hasnun galip sokak basketleri, kızıltoprak sineması, ikizler yazlık sineması, kent sinemasında popomun izi, şah pehlevi lisesi, arnavut kaldırımları,
unla yapıştırılan kese kağıtları, tarkan, kurt, on kuruş, kağıt beşlik, akola, panayır, mandolin, dekmancılık, beş litrelik hitit, upuzun tekel birası, telesafir, göztepe dolmuşu, leyland, yanmamış çiçek pasajı, ilk hamburger, ankara gazozu, elvan gazozu, teksin plajı, süreyya plajı kubbesi, moda kadınlar plajı güzelleri, marmarada ilk kulaç, bodrum,
özgürlük,
buruk acı, define adası, deniz altında yirmibin fersah, su tabancası,
kuyu, kafalık, raf, cin kesi, inci düğün salonu, izzet kaptan, sana yağ kuyruğu, ender zeytin ezmesi, göztepe de fayton sefası, kumbara, oniki eylül, onsekizmarttan kayık, lux mevki, dağların ardından burhan pazarlama, macuncu, çamlık, çimen, dört, ellidört, beşyüzyirmisekiz, binyüzyirmisekiz, trampet, sapan, grease, canı kaymak isteyen cebinde manda taşır, ben quick, atölye, fenerbahçedeki büfeler, kiralık mayo, opera sineması, ıtır, bomonti, kemalin yeri, beyoğlu, edirnede ayşe kadın, kuzulukta sarı kız, dut ağacı, saroz körfezi, çivi çakılan atlar, merdivenden düşüp hamile kalanlar, otel tepelerinde çaylar, duvar üstünde çekirdekler, altıyoldaki yuvarlak içindeki polis amca, reis, ilk öpüşme, tek kadın, ilk gece, son kadın, dahason kadın ve daha neler neler göründü geçmiş zaman satırlarında…


12.03.1996

21 Mayıs 1995 Pazar

göbek adım kamil...









by OM


Benimle aynı zamanlarda, seçilmemiş bir dünyaya ınga diyen Kadıköy lü zamandaşlarımın göbek adı Kamil…
Yıllarca peşlerinden koştuğumuz Kadıköy Kız Lisesi çıkışında heyecanla beklediğimiz, servis şöförlerinden itina ile kaçtığımız, Bomonti de çay içtiğimiz kız arkadaşlarımızIn göbek adları Zeynep…
Bugünlerde arkadaşlarımın çocukları dünyaya ınga demeye başladı.
Onların göbek adları, amerikan, international…

Yıllardır trenleri omuzlarına alıp karşıya geçiren Söğütlüçeşme köprüsünün daracık kıvrımından süzülüp, tramvay müzesine gitme isteğimi arkada bırakıp, yuvarlak tenekesinin içindeki polis amcanın beyaz eldivenlerini takip ederek Bahariye ye doğru ilerledik…

ıtır da kır pidesi yiyelim…
yaa, hava önceleri ellerimi üşüttü, ellerim hissettiği soğuğu içeriye bildirdi, bir de bu havada çin kesimi giymişim, onlarda soğuğu ayaklarımla tanıştırdı, hadi saray a girip çorba içelim. Sonra bomonti ye gideriz, nasılsa pasolarımıza gore onsekiziz…

tamam öyle yapalım, hem ping pong oynarız ama ben duvar tarafında dururum sen masalara doğru koşup kaçan beyaz topu alırsın…

o köprüden körüklü otobüsler geçemiyor diye biz eve Leyland larlamı gideceğiz…
nasılsa yıkarlar yakında, sen de binersin körüklü otobüse boyun uzar…

bu kazandan eve alıp mahalleye çorba dağıtalım…
hadi bitir çorbanı, bomonti bizi bekliyor…
kızıltoprak taki tekne evinde yaşayan amca geldi aklıma, donuyordur şimdi…
o kendini yakalamış, dilediği gibi yaşıyor, soğuklada oturup konuşmuştur, ona uğramıyordur…

sevgilimden başka bir kızla sevişebileceğimi zannetmiyorum…
sanki onunla seviştinde, daha saklambaçta kurt olup onu kurtarma aşamasındasın…
koru da bulduğum gizli yeri kimseye söylemezsen ben daha çok kurt olup sevgilimi kurtarırım…
biliyormusun, yıllar sonra Çelik Gülersoy orayı nakış gibi işleyerek café olarak hayata ekleyecek…
amma attın yaa, Çelik Gülersoy un işi yokta feneryolu koru yıkıntılarından yaşanacak, paylaşılacak bir güzellik yaratacak…
1990 yılına geldiğinde görürüsün…
kan kardeşim olduğuna gore diğer boyutları dolaşmaya çıkıncaya kadar beraberiz, 90 yılında gider bakarız…

şimdi yaz olsaydı, köhne ye gidip, güneşle yaprakların bize sunduğu ışık oyunlarına dalıp hayaller kurardık…
tabi tabi, sen kesip şort yaptığın kotunu giyerdin, ışık oyunları topları geldi diye herkes mutlu olurdu…
iyi ki birkaç kişi dönüp baktı…
eee bende öyle güzel bacaklar görsem gözümü alamazdım…
sen gül bakalım, gün gelecek erkekler şortlarıyla işe gidecek…
evet, hatta bekaretin önemi kalmayacak istediğimiz kadınla sevişeceğiz…
sevişeceğiz deme bana, senin dolduruşunla geneleve gidişlerimiz aklıma geliyor…
elma yanaklarla odadan çıkarken iyiydi…
ne yapayım, millet kaç kere milli oldun diye sorup duruyor, amatör kümede oynuyorum mu diyeyim…
milli oldum de gitsin o zaman…
yalan mı söyleyeceğim…
herkes sallıyor zaten, yok resital verdim dün gece, çıkarmadan beş abi diye…
başkalarına ispat etmek adına yaptıklarıma kıl oluyorum…
yapma o zaman…
yapmayayımda tek başımamı kalayım…
ben varım…
biliyorum, iyi ki varsın, düşündüklerimi paylaşamasam delirirdim herhalde…

sen yüzmeyi nerede öğrendin…
köhne nin önündeki iskelenin sol yanında, eniştemlerle kayık kiralamıştık, birden beni suya attılar, bir iki çırpındık işte ama yüzmek gibi yüzmeyi askeri kampta öğrendim…
nasıl giriyorsun oraya…
arkadaşımın kardeşinin kartıyla giriyorum, gerçi altı yaşında ama doğum tarihine bakmıyorlar, attım kendime denize, sala doğru yüzmeye başladım, ben yaklaştıkça sal gülerek benden kaçıyordu, neyse ki sonunda yakaladım…
geçenlerde bir kızın annesi bunlar kaçak girmişler diye bizi şikayet etti ama yine kartın başkasına ait olduğunu anlamadılar…
ben de fenerbahçe plajına gidiyorum ama en son gittiğimde mayomu unutmuşum, neyse ki girişin sağındaki abiden mayo kiraladım…
beraberde gitmiştik seninle, kabin bile kiralamıştık…
denizle içiçe bir şehirde yaşamak çok keyifli…
fenerbahçe deki büfelerden ikincisine dün gece bir araba girdi, çalışanlar geceleri o büfelerin üstünde yatıyorlarmış ve yataklar filan arabanın üzerine düştü…
bende bunlar neden bu kadar yüksek diye düşünürdüm, insan her gün birşey öğreniyor…

bu satırları hep diyalog şeklindemi yazacaksın…
bilmiyorum ki, biraz önce başladım, ziyaret ettiği gibi yazıyorum, belki de bunlar yırtılan sayfalar olur…
yaz bitir işte, hem komşular sorduğunda annen de kitabı gösterir. Benim oğlum yazar der…
günlerde bile beni konuşuyorlarmış, yok hala askere gitmedi, kaç sene oldu üniversiteyi bitirmedi, bu çocuk evlenmez bile diye, anlayacağın mahallenin heyecanıyım ben, topluma uygun birşey yaparsam konuşacak konuları kalmaz…
evdekiler üzülüyordur…
onlar bana öğrettiler anaokulundan itibaren kendi kararlarımı almayı,
onlar sayesinde kendim olmayı öğrendim ama anaokulundayken güvendikleri çocuklarına şimdi kuşkulu bakıyorlar, onları seviyorum, kendimle mutlu olduğumu anlatıyorum ama inandıramıyorum…
seninde çocuğun olduğunda anlarsın…
hep aynı hikaye, gerçi yıllar sonra arkadaşlarımın çocuğu olduğunda aynı şeyleri yaptıklarını göreceğim belki ve bu davranışların aynısını bize yaptıklarında üzüldüğümüzü, bizi anlamıyorlar diye düşündüğümüzü hatırlattığımda bana, içinden çıkılmaz bir duygu bu, sanki çocuğum olduktan sonra içime babam girdi diyeceklerdir…
çocuğun olduğunda sen de anlarsın belki…
olmaz…
nasılsa olur…
olmaz…

21.05.1995