16 Mayıs 2012 Çarşamba

Bir çocuk doğsun adı aşk olsun











 
Gökyüzünün yıldızlarla kucaklaştığı bir gece değildi. Birbirini deliler gibi seven iki insanın adımları dar sokağın içinde yankılanıyordu. Yaşadıkları sahil kasabasındaki herkes onların aşkını konuşuyordu. İkiside bu kasabada doğmamıştı hatta bu ülkede bile doğmamışlardı. Aşklarının hayata ekleneceği bu kasabaya bir gün ara ile gelmişlerdi. Yaşadıkları yorgunluklardan, yalnızlığa mahkum kalışlarından yola çıkarak hiç bilmedikleri ülkenin, hiç görmedikleri sahil kasabasına, sadece sırt çantaları ile geldiler ve kaldılar.



Dar sokaklarının denize açıldığı, evlerini çiçeklerin sarmaladığı, insanlarının küçük dünyalarında mutluluğu paylaştığı, ihtiyacından fazlasına kimsenin dokunmadığı, bütün kapıların gönüllere açık olduğu bu kasabayı gördükten sonra başka yerde yaşamanın anlamı olmadığına inanarak burada kaldılar. Sevgi ile doğmuş insanlar ikisinede yüreklerini açtılar. Bogdan ile Maria Eleni, kıpkırmızı gün batımının tam karşısındaki ahşap iskelede karşılaştılar. Birbirlerini gördükleri anda ikiside oldukları yere oturdular. Dakikalarca hiç konuşmadan birbirlerine baktılar. Hiç görmedikleri ama hayatları boyunca hayal ettikleri insanla göz göze, yürek yüreğe gelmenin imkansızlığında ne söyleyeceklerini bilemediler. Hayat o anda başladı. Bütün bildikleri sıfırlandı. Artık her şeyi birbirlerinden öğrenecekler. Sevmeyi, dokunmayı, anlamayı, paylaşmayı, gülmeyi, ağlamayı, düşünmeyi, özlemeyi ve aşkı.



Önce Bogdan konuşabildi ama sadece “sen” diyebildi ve kaldı. Sonra Maria Eleni ayağa kalktı ve Bogdan’a doğru yürümeye başladı. Bütün hayatı boyunca sakladığı adımları atmanın heyecanı ile yürüdü. Bogdan da ayağa kalktı ve sımsıkı kucaklaştılar. Hatırlamadıkları kadar öylece kaldılar. Kelimeleri yine mühürlüydü ama birbiri için deliler gibi atan yürekleri iskelede yankılanıyordu. Sahilde ağlarını onaran yaşlı amca imkansız tebessümü ile onları izliyordu. Birbirleri için dünyaya geldiklerini hemen anladı. Yıllar önce kaybettiği sevgili eşi aklına geldi ve gözyaşları ağları utandırdı.



Yürek yüreğe iskeleden ayrılırlarken yaşlı amcaya el salladılar. Sahilde yürürlerken kelimeleri geri döndü. Birbirlerine ilk cümlelerini armağan ettiler. Güneş battı, dolunay yerini aldı, yıldızları aşk heyecanı sardı ama Maria Eleni ve Bogdan hala yürüyorlardı. Tekrar iskeleye geri döndüler. Hayatlarının başladığı yerde ilk gecelerini geçirmeye karar verdiler. Yaşlı iskele ikisinide bağrına bastı. Dolunay ve yıldızlarla üzerlerini örttü. Dalga sesleriyle heyecanlarını dinlendirdi. Aşka olan saygısından bütün Urla sessizliğe büründü ve sadece Maria Eleni ile Bogdan’ın yüreklerinin sesi duyuldu. İlk güneşleri üzerlerine doğduğunda yaşlı amca çoktan balıktan dönmüştü. Aşıkları kulübesine davet etti. İlk kahvaltılarını aşkı en derininde yaşamış olan Ahmet kaptanla yapmanın mutluluğunu yaşadılar. Bana yaşadığım imkansız günlerimi bir daha yaşattınız çocuklarım dedi Ahmet kaptan. Bütün hayatı boyunca tek sevdiği olan yürekdaşını anlattı. Üçü de göz yaşlarına sahip çıkamadılar ve toprağa doğru damlalarını bıraktılar. Sahile aşk kokusu yayıldı. Kaptanla kucaklaştılar ve ilk günlerine doğru yürüdüler.



Yolda karşılaştıkları herkesin yüzünde kaptanın imkansız tebessümünü gördüler. Yorgo Seferis’in doğduğu eve yerleştiler, üç kırmızı güvercini gördüler. İskelede Tanju Baba ile karşılaştılar ve Kadınım’ın tenine konuk oldular. Rakılar balıkları kovaladı, harfler aşk sözcüklerine dönüştü. Piri Reis’den alkışlar yükseldi. Dolunaya doğru seyrettiler. Tanju Baba’nın sesi yıldızları parlattı. Maria Eleni ve Bogdan’ın yürekleri Karantina’yı gülümsetti.


Her geçen gün yeniden doğdular, yeniden aşık oldular. Aşkları Urla sınırlarını aştı İzmir’e ulaştı. Kordon da dolaştılar. Yine kıpkırmızı güneşi batırdılar. Denize açılan dar sokaklara adımlarını bıraktılar. Sabahın altısında sıcacık boyoz yemenin mükemmelliğini yaşadılar. Kemeraltı’nın renklerini elele gezdiler. Agora’nın anlamlı mermerlerine dokundular. Havra sokağında geçmişi buldular. Kızlarağası’nda bildikleri geleceklerini kahvenin içinde gördüler. İzmir de onları aynı Urla gibi yüreğinde ağırladı.  Pasaport’dan vapura bindiler ve Karşıyaka’nın gerdanında soluklandılar.


Bana hayatımı verdin... Sen bana verdin... Sanki aynı hastanede aynı günde aynı anda dünyaya geldik... Canımsın... Kırçiçekleri kokan teninde büyüdüm... Ben de hayatı tarif eden gözlerinde büyüdüm... Harflerim seni görmeden biraraya gelemiyor, gözlerim yanımda sen olmadan dünyaya bakamıyor, sensizlik bensizlik, hiç... Sus hayatım bizsizlikten bahsetme, her anımızın tadını doyasıya yaşayalım, birbirimize armağan olan dokunuşlarımızda büyüyelim, Ahmet kaptan gibi olmayalım, öleceksek birlikte ölelim...

 
İki yürekle yol alan filika gibi denizin sevdasında dolaştılar. Uyurken bile birbirlerinin seyrine daldılar. Sevdiğini uyandırmadan sessizce güne kalkıp kahvaltı sofraları hazırladılar. Öpücükle uyandırılan, niye beni de uyandırmadın hayatım birlikte hazırlardık dedikten sonra kucaklaştılar. Sen h ben o, iki biz dediler hayatın aşk suyu oldular. Her geçen gün yaşları gibi aşklarıda büyüdü. Her gün yeniden birbirlerini keşfettiler. Tenlerine kıvrılıp hayatı anlamlandırdılar. Onları gören aşkı gördü. Herkes Bogdan’nını, Maria Eleni’sini aradı. Aşkla tanışmamışlara umut oldular. Sevda sözcüklerine değer kattılar. Yaşadılar, yürekleri içiçe hayatı güzelleştirdiler. Her gece aynı anda yattılar, birbirlerine sarıldılar, rüyalarında bile buluştular. Hayatın içindeki konuşmaları yetmedi, birbirlerine mektuplar yazdılar, pulu sevencikle yapıştırıp posta kutusuna attılar. Mecburi ayrılıkları bir gün bile olsa bir ömür gibi geldi. Sevdiği yanında olmayınca tedavülden kalktılar ancak sarıldıklarında hayata geri döndüler.


İmkansız aşkları sadece yaşayanların dikkatini çekmedi. Doğduğu yere geri dönen ve yaşadıklarını anlatmak isteyen yaşlı hayaletlerle karşılaştılar. İzmir’ın geçmişini dinlediler. Bütün dinlerin aynı sokak da yaşadığı günleri hayaletin gözünden gördüler.
Bir gece ansızın Saat Kulesi’nin hayaleti geldi ve kendini anlattı aşıklara...



1901 yılında hayata eklendim. Sultan Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yıldönümünü kutlarken verdiği emir sayesinde, Sadrazam Küçük Sait Paşa tarafından yaptırıldım. Boyum 25 metredir. Terasımda olan ve yükseldikçe incelen sivri kemerlerim ile kubbeciklerim, mukarnas işçiliği ve geometrik figürlerle donatılmıştır. Güzelliğime güzellik katan taş işçiliğim, adeta bir dantel gibi işlenmiştir. Dört köşemde bulunan çeşmelerim sayesinde değerli insanlarım yıllarca susuzluğunu gidermiştir. 


Saatimi ise, Alman İmparatoru II. Wilhelm hediye etmiştir. Ne yazık ki hepsini hatırlamadığım ve yazıtım olmadığı için ikinize daha detaylı bilgi veremiyorum. Bugün ise İzmir’in en çok bilinen sembollerinden biriyim. İnsanlar, benim
yanımda buluşmayı çok seviyor. Etrafımda her zaman kuşlar dolaşıyor…”


Ne zaman geldiğini ne zaman gittiğini hatırlamasalar bile, Saat Kulesi’nin anlamı artık Bogdan ve Maria Eleni için değişmişti. Her yanına geldiklerinde elleriyle suyunu içtiler, kuşlara hikayeyi anlattılar.


Birlikte nefes almalarının inanılmaz mutluluğu ile günlerini anlamlandırırlarken, birbirlerine armağan ettikleri dolunaylı bir gecede Asansör’ün hayaleti ile keyifli zamanlar geçirdiler ve hikayesini dinlediler…



Benim daha dünyaya gelmediğim günlerde, Mithatpaşa’dan Halil Rıfatpaşa caddesine çıkmak için insanlar 155 basamaklı merdiveni kullanmak zorunda kalıyorlardı. 1907 yılında, Musevi işadamı Nesim Levi sayesinde ben yapıldıktan sonra, insanları yürüyerek çıkmaktan kurtardım ve iki semti birleştirmiş oldum.

O zamanlar kulemde iki asansör vardı ve sol tarafımdaki buharla, sağ tarafımdaki elektrik ile çalışıyordu. Bugün de iki asansörüm var ama 1985 yılında Belediyenin gerçekleştirdiği restorasyon sonucunda iki asansörümde elektrikle çalışmaya başladı.1994 yılında yapılan ikinci restorasyonla birlikte sokağımında çevre düzenlemesi yapıldı. Ikinize birazda sokağımdan söz etmek istiyorum. Sokağımın iki yanını süsleyen Sakız Evleri sayesinde güzelliğime güzellikler eklenir. Ayrıca, dünyaca ünlü ses sanatçısı Dario Moreno sokağımda yaşadığı için onun adını almıştır…”



Asansör’ün hayaletinin sıcaklığını hiç bir zaman unutmadılar. İnsanlara yaşattığı anlamlar için mutlu oldular. Artık her iki tarafta da aşkları biliniyordu. Ziyaretcileri her geçen an çoğalıyordu. İzmir’e kendini ekleyenlerini dinlediklerinde kendileride güzelleşiyordu.


Bir akşam yine kıpkırmızı gün batımını yaşlı iskeleden tentene uğurlarken Agora’nın hayaleti geldi. heyecanla anlatmaya başladı…


Roma İmparatorluğu döneminde önem kazanan ve ticaret kenti olma özelliği gelişen bir yerde zamana eklendim. O günlerdeki değerlerimin, görkemimin, anlamımın, mimarimin bütününü bugünlere ulaştıramadığım için çok üzgünüm. Roma İmparatorluğu, benimle birlikte kentimize çok fazla değerli eser armağan etti. Cadde ve sokakları taş döşemelerle bezenen kentimiz Roma mimarisinin en güzel örneklerini yansıtıyordu. Mutsuzlukla söylüyorum ki, bu nadide eserlerin büyük çoğunluğu bugünlere kadar hayatta kalamadı.


Benim de yaşamış olduğum zararlara, düşüncesizliklere, bakımsızlıklara rağmen direnç göstererek büyük bir bölümümü bugünlere ulaştırabildim.


Antik dönemlerde, devlet agorası görünümümün içinde, politik toplantılar ile alışverişlerin yapıldığı bir merkezdim. M.S. 178 yılında yaşadığım depremle yerle bir olduktan sonra İmparator Marcus Aurelius sayesinde yeniden doğdum.


Dikdörtgen formumun ortasındaki geniş avlumun  etrafındaki sütun ve kemerlerimin büyük bir bölümü, 1932-1941 yılları arasında yapılan ilk dönem kazıları sayesinde ortaya çıkarıldı. Üç katımın önünde bulunan merdivenlerim ile birleşik bir yapı olduğum söylenebilir. Bu özelliklerim sayesinde, bugüne kadar bilinen en büyük Agora olduğum ortaya çıkarılmıştır.


Bugün, benimle ilgilenen insanların çalışmaları sonucunda sizlere sunacağım değerlerin gün ışığına çıkmasını bekliyorum…”



Agora’nın hayaleti gittikten sonra üzgün üzgün birbirlerine baktılar.
Artık her akşam bir hayalet gelmesine alışmışlardı. Aşkları için seçildiklerini bildiklerinden daha da heyecanla bekliyorlardı. Her zaman dolaşmaktan çok keyif aldıkları Kemeraltı hayaleti gelince en renkli gecelerini yaşadılar ve heyecanla dinlediler...


Bana anlattıklarına göre, çok eski günlerde, İpek Yolu’nun batı ucundaki ticaret merkezi olan İzmir limanı, Hisar Camii nin bulunduğu bölgeye kadar ulaşırmış. Limanın ağzında bulunan İzmir Kalesini, 12 yy. da Bizanslılar kurmuş. Bu kale tarafından korunan limanın sağ tarafında Frenk tüccarların dükkanları varmış. Limanın iç bölümünde bulunan Kervansaraylar misafirlerini ağırlarmış. İpek Yolu’nu kullanan deve kervanlarının getirdiği mallar burada boşaltılarak, Cenevizli tüccarlar tarafından gemilere yüklenerek limandan ayrılıp ihraç edildiği yerlere doğru yolculuğa çıkarmış. Ben de burada İzmir’in güzelliğine eklenmişim.

Varoluşumu gerçekleştiren ilginç olaylarıda ikinizle paylaşmak istiyorum. Eskiden iç liman olarak kullanılan bulunduğum bölgeyi ele geçirmek için bir çok saldırı düzenlenmiş. Osmanlılar, Yıldırım Beyazıt zamanında bir çok kez ele geçirmek istemişler ama başarılı olamamışlar. 1402 yılında,
Timurlenk ve askerleri , Kadifekale sırtlarından sürükleyerek getirdikleri taşlarla limanı doldurarak kaleyi savunmasız bırakarak ele geçirmişler. Ben de tam bu bölgede doğup büyümeye başlamışım.

Geçen zaman içinde gelişen yerleşim alanıma, hanlar, hamamlar, camiler, kiliseler, havralar, şadırvanlar yapıldı ve bir ticaret bölgesi olmaya başladım. Bütün yaşadıklarımı hatırlamasam bile kaynakların anlattıklarına göre, ana caddemi boydan boya aralıklarla süsleyen ve arasta denilen kemerlerimin sayesinde çarşım,
Kemeraltı Çarşısı adını aldı.

Bugünde, çarşım ile birlikte eskiden olduğu gibi en önemli alışveriş merkezlerinden birisiyim. Gizemli tonoz ve kubbeli dükkanlarımın sayısının azalmasına rağmen onların yerlerini alan modern iş merkezleri, mağazalar, sinemalar, restoranlar, alışveriş merkezleri ile birlikte gizli yaşamıma devam ediyorum.

Her saatimin hareketli geçmesini, sokaklarımda heyecanla dolaşan değerli insanlarımı, alışveriş yapanların mutluluklarını, günün keyfini bir sade kahve ile çıkaranları izlemeyi seviyorum. Ayrıca, Geleneksel Türk el sanatlarından seramik, çini panolar, ahşap ürünler, tombaklar, halı ve kilimler, deri ürünlerinin her çeşidini birarada sunmaktan keyif alıyorum…”

Kemeraltı’nın hayaleti gittikten sonra sevmek bu kadar kolay olmamalı dediler. İnsan kuru kuru sevmemeli sevdiğini, her santimini öğrenmeli, yaşadıklarına dokunmalı, bütününü görmeli, bütününü sevmeli dediler.


Ve nihayet o geldi. Tatlı imbatın tenlerini okşadığı, aşklarının daha da güzelleştiği Kordon’un hayaleti geldi. Sabırla dinlediler, her satırında bambaşka anlamlar buldular...


Dünya güzeli bir kadının, narin omuzunun kıvrımları arasında duran, bir kere görülünce akıllara ve yüreklere ömür boyu hatırasını bırakan, kıpkırmızı gün batımının karşısında bütün ihtişamı ile keyifle oturan bir halim olduğu söylenir. Hayatın anlamına eklenişim her ne kadar ihtiyaç nedeniyle olsada, ben de kendimi inanılmaz bulurum. Kendimi beğenmişlikten değil, hakkımda hissedilenleri bildiğimden…


Hikayeme gelince,


1860’lı yıllara kavuşuncaya kadar, İzmir’in yeterli bir limanı yoktu. Bu durum, hem gemilerin yükleme ve boşaltma işlemlerini zorlaştırıyordu hem de kaçakçılık yapılmasına olanak sağlıyordu. 1860’lı yılların ortalarında demiryolu hatlarının işletmeye açılmasıyla birlikte gelen malların artmasıyla büyük tonajlı gemilerin yanaşabileceği bir rıhtım ihtiyacını ortaya çıkardı. 1867 yılında, İngiliz tüccarları,
J. Charnaud, A. Baker ve G. Guerracino, kuracakları kumpanya için rıhtım inşaatının imtiyazını aldılar. 1869 yılında başlayan inşaatın büyük bir bölümü 1876 yılında tamamlanarak hizmete açıldı. Böylece ilk tohumlarım atılmış oldu.
Daha sonra İngilizlerin Alsancak Garı’nı yapmasıyla birlikte Gümrükten Alsancak’a uzanan bir rıhtım yapılarak tramvay hattım döşendi. Bütün bu gelişmeler sayesinde İngilizler ile ticaret ilişkilerimiz ilerledi. Döşenen tramvay hatlarında, gündüzleri yolcuları taşırken geceleride tren katarlarıyla, Alsancak Garı’ndan gelen yükleri İzmir limanına ulaştırıyordum…


Tarihin anlamlı günlerinden zamanımıza ulaşarak, İzmir’in gözalıcı kolyesi oldum. Bugün, benim için şarkılar besteleniyor, önemli iş anlaşmaları ile kutlamaları benimle paylaşılıyor, çimenlerimin üzerinde geleceğe mektuplar yazılıyor, gündüzleri iş için koşuşturanlar akşam olunca yorgunluğunu bana bırakıyor, restoranlar, cafeler, eğlence yerleri misafirlerini benimle birlikte ağırlıyor. Hayat, benimle devam ediyor…”




Bütün anlattıklarına gönülden katılıyorum dedi Bogdan ve Maria Eleni de onu öperek onayladı. Aşkları dünyaları aştığı halde onlar yine günün ilk ışıklarıyla birlikte sevmeye yeniden başladılar ve her gelen günle birlikte yepyeni güzelliklerini keşfettiler. Her dolunayın karşısında elele oturtular. Hayatın anlamını hep gözlerinde gördüler. Kışın dondurucu soğunda bile güzelim çiçeklerini açtılar, yaşattılar. Ve ziyaretine gelen hayaletleri bile duygulandırdılar. Günlerin herhangi birinin gecesinde en sevdikleri sokağın hayaleti geldi...




Adım, Havra Sokağı. 15. yy.dan beri Yahudi mahallesi olarak biliniyorum ve Yahudilerin İzmir’deki ilk yerleşim alanında bulunuyorum.1492-94 yılları arasında, İspanya ve Portekiz’den sürülen Yahudilere Osmanlı İmparatorluğu’nun kucak açmasıyla birlikte Yahudilerin bir bölümü İzmir’e yerleştiler. 19. yy.da, İzmir’in nüfusunun neredeyse
%25 ini Yahudi vatandaşlarımız oluşturuyordu. Benimle ve etrafımdaki bölgemde yıllarca yaşamaya devam ettiler.

Hayim Palachi, 1784 de İzmir’de doğdu ve burada hahambaşılık yaptı. Sadece bununla yetinmedi ve Yahudilik üzerine 26 tane felsefi eseri kaleme aldı. Oğlu Avram Palachi, Hibruca ve Yahudi İspanyolcası dillerinde toplam 17 eser yazdı. Her ikiside dünyadaki Yahudi Cemaati için çok değerli filozoflardı. Palachi, bugün Bet İlel diye adlandıran İzmir’deki evinde yaşadıktan sonra Gürçeşme’deki mezarına defnedildi. Ayrıca, Osmanlı döneminde büyük kitleleri etkisi altına alan Sabetay Sevi de benimle birlikte yaşamıştır.

Sokağımda ve etrafımdaki 500 metrelik bir alanın içinde,
Shalom, Etz Hayim, Algaze, Kadesh, Hevra, Signora, Bikur Halim, Portugal, Bet ilel ve Cemaat Evi bulunmaktadır. Fakat ne yazık ki Havraların çoğu kaderlerine terk edilmiş olarak kendiliğinden yok olacakları zamanı beklemektedir. Ama, hayata eklenmeye çalışılan restorasyon projelerini duyunca umutlanmaya başlıyorum.

Geçmişte yaşanan bir olayı ikinizle paylaşmak istiyorum.
1841 yılındaki büyük İzmir yangınında tüm semtim alevler içinde kalmasına rağmen Shalom Sinogog’unun kapısında yangının söndüğünü hatırlıyorum.

Bir de gurur duyduğum bir konu var. World Monument Found tarafından, sokağımda bulunan tevası ortada olan Sinagoglar
“ Dünya Mirası” olarak kabul edildi…”




Bir sokağa bu kadar anlam sığar mı dedi Maria Eleni ve Bogdan onu öperek onayladı. Hayatın her anı, her sokağı değerli. Yaşanılan ne varsa hepsi değerli Bogdancığım… Elbette hayatım. Her gün düşünmeden attığımız adımlardan önce kimbilir ne anlamlar aynı noktaya adımını atmıştır. Bundan sonra her şeyin bütününü görelim hayatım. Tıpkı birbirimize baktığımız gibi hayata bakalım… Canım sevdiğim benim… İyi ki buraya gelmişiz, tam bir aşk şehiri di mi canım…  Zaten kendisi aşkın tarifi gibi hayatım. Dinlediğimiz hikayelere baksana, ayrıca beni buraya getiren yüreğime de her gün olduğu gibi bugün de teşekkür ediyorum. Çünkü bana hem seni hem de İzmir’i armağan etti… Seni seviyorum…



Hiç bilmedikleri, hiç görmedikleri bir yere onları yürekleri getirdi. Geldikleri yeni yaşam alanlarında aşk ile yeniden doğdular. Hem birbirlerinin hem de yeni yaşam yerlerinin mutluluğunu doyasıya yaşadılar. Aşkın tarifine kendi güzelliklerini eklediler. Aşkın, ülkesinin,  milliyetinin, mezhebinin olmadığını hayata kanıtladılar. Iki yüreğin birbirlerine dokunduktan sonra uzaklıkların yakınlaştığını, farklılıkların benzerliğini bilmeyenlere anlatabileceğini yaşattılar.




Bana hayatımı verdin... Sen bana verdin... Sanki aynı hastanede aynı günde aynı anda dünyaya geldik... Canımsın... Kırçiçekleri kokan teninde büyüdüm... Ben de hayatı tarif eden gözlerinde büyüdüm... Harflerim seni görmeden biraraya gelemiyor, gözlerim yanımda sen olmadan dünyaya bakamıyor, sensizlik bensizlik, hiç... Sus hayatım bizsizlikten bahsetme, her anımızın tadını doyasıya yaşayalım, birbirimize armağan olan dokunuşlarımızda büyüyelim, Ahmet kaptan gibi olmayalım, öleceksek birlikte ölelim...


Ve,
hayat onlara kıyamadı. En sevdileri yerlerinde, yetmiş yılı birbirlerine armağan ettikleri hayatta, birbirlerine sarılıp uyuduklarında bu hayattan aynı anda, aşkları yüreklerinde ayrıldılar. Yaşlı iskele, yaşlı kaptan, sahil kasabası, şehir hepsi hepsi onları anlattı.
Aşkın tarifinde isimleri geçti...



Bir çocuk doğsun, adı aşk olsun, dünyaya barış konsun,
insanlar sevdikleriyle sınırsız mutluluklarını paylaşsın.



Hayat, sevince güzel.

11.05.2012

Hiç yorum yok: