17 Ekim 2013 Perşembe

Herkese yetişmek istiyordu ve herkes eksik kalıyordu...














ksb



Kim kadar kimlerin belirsizliğinde ufukda kaybolurken arkasına baktı.
Doğduğu güne kadar bakamadı. O günün üzerine o kadar çok kar yağmıştı ki beyazlıktan midesi bulandı. Bu noktaya nasıl geldiğini anlamadan, bu noktada olmasına şaşırmadan bir taşın üzerine oturdu. Artık çok geç olduğunu biliyordu ama yine de düşünmek istiyordu. Neleri kaçırdıklarıyla başlaması onu bir saniye bile ilgilendirmedi…




Herkese yetişmek istiyordu. İlgili ilgisiz, farkında olan olmayan, yaptıklarını gören görmeyen, hayat içinde ve altında baktığını yakalayan yakalayamayan, yıllardır hayatında olup bir sözüne dokunabilen dokunamayan, gerçekaltı sohbetlerin içinde görünmeyen flu kalanlara,
gördüklerinden görmediklerine, en uzaktakinden en yakınındakine, yolda gorse tanımayacaklarından dibinde olanlara, yüreğinde olduğunun atışlarını duyandan duymayanlara kadar herkese yetişmek istiyordu ve herkese eksik kalıyordu…




Kaçırdıklarının bu kadar kalabalık olmasına inanamadı, ben nerdeydim demekten kendini alamadı. Sanki başkasının hayatı gibi geldi. Hiç bir işe yaramayacağını biliyordu ama düşünmeye devam etti. Kaçırdığı insanı insanları, kaçırdığı anlamı anlamları, kaçırdığı aşkı aşkları, kaçırdığı dokunuşları sevişmeleri, kaçırdığı mutlulukları imkansızlıkları, kaçırdığı günü yılı, kaçırdığı imkansız geceyi geceleri, salaklıkların peşisıra kendini bırakmışken yüreğinin dibinden kaçırdıklarını, hele ki değmeyeceklerin peşinde koşarken kaçırdıklarını yüreğine sığdıramadı…




Bir günün içine onlarca yapılması gerekeni sıkıştırıyordu ve hiçbirinin hakkını veremiyordu. Yapmam gerekiyor, yapmam gerekiyor telaşından aynada kendini göremiyordu. Bir işin bir insanın yanındayken diğer işleri diğer insanları düşündüğü için yapması gereken işe ve yanındaki insana dokunamıyordu. Yetişemiyordu, ne kadar hızlı koşarsa koşsun yetişemiyordu. Ve bunu görmüyordu. Ben herkesi düşünüyorum, ben herkese koşuyorum, ben herkesi seviyorum, ben herkesi iyi görüyorum, ben herkesi hayatımın öznesi yapıyorum ama insanlar beni anlamıyor tekerlemesini her gün söylüyordu ama yetişemiyordu, eksik bırakıyordu.
Ağzından çıkacak bir cümleye onbeş tane öznenin sığmayacağını bilmiyordu. Bir insanın yanındayken sadece ona cümle kurup, o cümlenin öznesinin o insan olmasına yabancıydı, belki de hiç sevmemişti.  Onun için bir insanın dibindeyken, öznesiyken, diğer insanlara söyleyeceği cümleleri o öznenin etrafına sıkıştırıp hem yanında olana hem de yanında olmayanlara dokunamıyordu…



Hala taşın üzerinde oturuyordu ve kaçırdıkları etrafında fır dönüyordu. Seviyorum dediklerini düşündü ve onlarla birlikteyken yapması gerekenlere ve gerekmeyenlere dalıp kaçırdığı anları, dokunuşları, gözlere mıhlanışları, tenlerde doğuşları, yürekten nefes almaları gözgöre gore nasıl kaçırdığını düşündü. Oysa seviyordu, onunla ya da onlarla birlikte olmak istiyordu. Onun ya da onların yanındayken yüreği atıyordu ama diğer yapmak ve düşünmek zorunda olduklarını da yatak odasına topladığından sevdiğinin anlamını göremiyor, sevdiğine yüreğini gere gere dokunamıyor, yapması gerekenlerde kaybolup dibindekini kaçırıyordu. Taşın soğukluğuna aldırmadan oturuyordu. Kaçırdıklarının yangınından terliyordu…


 

Yetişemiyordu, kendine bile yetişemiyordu, kendine bile yetişemediğini görmüyordu. Mükemmeldi. Hiç bir şeyi eksik yapmazdı ve ne gerekiyorsa onu yapardı. Kimse eleştirmezdi, çünkü mükemmeldi. Yapması gerekenlerin altını çizer ve isteyip istemediğini düşünmeden en iyisini yapardı. Onu sevmemek imkansızdı. Özünü alıp hayata eksen dünya böyle olmazdı. Dimdikti ve hiç birşey onu eğemezdi. Siyahından bir kıble verip bir ton yaklaşamazdı. Bugüne kadar böyle yaşamıştı ve toplumun içinde değer görüyordu. Toplum, yüreğini gorse onu nerelere çıkaracağını şaşırırdı ama o yapması gerekenleri yapıp azıyla yetinmeyi seçmişti. Durmadan koşuyordu, canlı cansız ayırt etmeden durmadan koşuyordu. Bir çok nesneyi, bir çok başarıyı sıkı sıkı yakalamıştı. Onları üst üste koyduğunda dolunaya dokunuyordu. Yetişemiyordu, yapması gerekenlerin çokluğundan yetişemiyordu, sıradanları tamamlarken sevdiklerini eksik bırakıyor, dokunamıyordu. Böyle gelmişti ve böyle gideceğine inanıyordu. Arasıra kafasını ve yüreğini karıştıran anlar olsada önemi yoktu. En iyi bunu biliyordu ve en iyi bildiğini yapıyordu. Bunca çabanın ardından kendine herhangi bir laf gelmesini, düşünülmesini, bakılmasını istemiyordu. Yetişemiyordu, kendine bile yetişemiyordu, kendine bile yetişemediğini görmüyordu…





Ayağa kalktı, taşa baktı. Sanki taş kaçırdıklarını içine alıp dağ olmuştu. Niye taşa kadar bekledim demekten kendini alamadı. Geri dönüp tekrar başlamanın bir yolu olup olamayacağını düşündü. Ayaktaydı. Bütün kaçırdıklarına rağmen taşın bir adım önünde hala ayaktaydı. Hep ayakta olmamışmıydı. Ağlaması, yaşlarının nehirler gibi akmasına gerçekken güçlü olması gerektiği için kör tapa takmamışmıydı. Konuşmak ihtiyacı varken, ağzından çıkarabileceği bir harfe ihtiyacı varken susmamışmıydı.
Anlaşılmak isterken, anlatmak isterken güzel görüntüsünün aysberginde kalanları ortaya çıkarmak isterken zayıf taraflarının güneş ışığında görünmesinden korkmamışmıydı. Severken, deliler gibi severken ya yine hiç anlamadığım bir neden yüzünden terk edilirsem, yapayalnız ve çözemeden kalırsam diye sevgisini içine hapsetmemişmiydi. Hayatın en güzel satırlarını hakediyordu. Bir bakışıyla yürekleri canlandırıyordu. Olmayacak ilişkiler seçip olmayayacak kadar yaşıyordu ki bir kere daha terkedilmeye gücü yoktu. Daha ilk ve sonuncu terk edilişini yüreğine anlatamamıştı…


 

Kim kadar kimlerin belirsizliğinde ufukda kaybolurken arkasına baktı.
Doğduğu güne kadar bakamadı. O günün üzerine o kadar çok kar yağmıştı ki beyazlıktan midesi bulandı. Bu noktaya nasıl geldiğini anlamadan, bu noktada olmasına şaşırmadan bir taşın üzerine oturdu. Artık çok geç olduğunu biliyordu ama yine de düşünmek istiyordu. Neleri kaçırdıklarıyla başlaması onu bir saniye bile ilgilendirmedi…




Dünyanın en güzel günlerinde soluk almayı sonuna kadar hakediyordu.
Bir bakışı uğruna önünde eğilmeyi hakediyordu. Bir gülüşü için dünyanın bütün gözyaşlarının akıtılmasını hakediyordu. Mutlu olması için hayatta yapmayacaklarının seve seve yapılmasını en dibine kadar hakediyordu. İnsandı. Gerçek insandı. Düşüncelerinde bile yaşamak inanılmazdı. Kaçırdıklarını, yetişemediklerinİ önüne serip bütün eksiklerini tamamlamak ulvi bir anlamdı. Terk edİlişine anlam olup birlİkte bütünlenmek cennetlikti. Aysbergine dokunup, birlİkte gün ışığına çıkmak mutluluktu. Hayat devam ediyordu ve en güzelini yüreğince yaşamayı hakediyordu…




Kaçırdıklarınız, yetişemedikleriniz, eksik bıraktıkllarınız bir gün yüreğinize dolandığında onu silkelemeyin, oturun, konuşun…


11.10.2013

4 Ekim 2013 Cuma

İskele

 



















Bir iskelede başladı hayat.




Duruyordum.
Ölmüşcesine duruyordum.
Terk etmişcesine duruyordum.
Hiç gelmemişcesine duruyordum.
Katlanma rakılarıncasına duruyordum.
Hayatın dışına düşmüşcesine duruyordum.




Yetmişcesine duruyordum. Bir büyük kadar duruyordum.
Hayatın karanlıklarına aşınaydIm. Tek ruhluk mum kadardım.
Gecelerin en karanlık sokaklarının daha karanlık odalarında tek mumun iki kişilik gölge oyunlarında hacıvatsız kara gözdüm. Güneşi görünce yok olan tenler diyarının karanlık şövalyesiydim…





Dokunuşsuz, sevişsiz, kokusuz, konuşsuz ama bağırışlı ilişkilerin yan masasında bile oturamıyordum. Bilmedikleri alfabelerle konuşan ilişkilerin
ortasında, kenarında, köşesinde, hiç bir yerinde duramıyordum, olamıyordum. Gitmiştim, ilişkilerin en uzağına dönmemek üzere gitmiştim. İlişkisiz kalabalığa bir büyük ile katlanırken ilişkiye bir büyük bile küçülüyordu.




İskele.




Bir iskelede başladı hayat.




Bayramdı. Hem de dünyanın en güzellerinindi.
Bizim de bayramımız oldu, bizi de güzelleştirdi.
Whatsapp ınız var mı dedi, yaşlı adam olursa haber veririm.
Tanımadan buluştular. Uzaklardan geldiler, buluştular.
Gülen gözlerle kucaklaştılar. Sanki aynı evden çıkıp gelmiştiler.
Onca uzaklığa rağmen bir nefes kadar yakındılar. Birbirlerini tartmadan kalmadIkları yerden başladılar. Bütünlerinin içindeki bir noktayı bilmeden bütün günü birlikte geçirmek için vapurla başladılar. Kendileri dışında herşey onları tanıyordu sanki. Vapurun arka tarafı, peşinden gelen martılar, fotoğraf çektikleri kareler, peşlerine takılan beyaz köpükler…




Birbirlerinin yanısıra hayatlarındaki ikinci iskeleye yanaştılar. Bilemediler, yürüdüler. Kelimeler çoğalıyordu, harfler gerçek anlamları buluyordu. Gözler birbirine görür görmez alışıktı, birbiri ardına yanan sigaralar birbirine kardeşti. Fener in yaşlı sokaklarında yürüdüler, rum kahvesinde cümlelendiler. Artık birbirlerinin hayatlarına farkında olmadan girmiştiler. Bütün uzaklıklarını bir bakış mesafesine yaklaştırdılar. Bütün gün nasıl geçecek derken gün başlamıyordu, zaman onlara kıyamıyordu. Kıyılarda adımlarken derinlerine dokundular. Hayatlarına birer değerli anlam eklediler. Pier Loti nin harflerine merhaba dediler. Altın boynuzu sandalladılar. Kıyısındaki halat da öğleni az geçen yudumları aldılar…




Hayatın en uzun günüydü. Dünyalarının etrafını beş farklı iskeleyle dolaştılar. Her iskelede biraz daha dokundular, paylaştılar, iki yabancı gibi başladıkları iskeleye çocukluk arkadaşı gibi döndüler. Birisi çok kalabalıktı, birisi demlenmiş sakinliğiyle yaşardı. Ne olurlarsa olsunlar artık İki kişi olmuştular…




Bıkmıştı. Salak nefeslerden bıkmıştı. Her gecenin sandalyelerini masalara başaşağıya yatırırdı. Her gece girdiği odaların sokak kapısını bulurdu. Onca kalabalığının içinde yalnızlığı kadardı. Çift kişilik yatağının tek kişilik tarafında yatardı. Bir sigara içimi gecelerin dumanına karışandı. Yaramazdı, ahlaksızdı, aitsizdi, ulaşılan ama kalmayandı. Kendinceydi.
Girilmeyen sokakların ıslığıydı. Yağmayan yağmurların ıslağıydı. Pazarın toplanma saati teninin çığırtkanıydı. Aceleciydi, hemen ölecek kadar aceleciydi. Harfleri, kelimeleri, cümleleri vardı. Başı sığlıklarda olsa bile ayakları derinlerdeydi. Dokunurdu. Dinlerdi. Anlardı. Paylaşırdı. Bilmesi kadar bilirdi. Boyunun uzunluğu kadar uzundu. Sesi kadar duyulandı. Bir büyük kadar katlanandı. Harfleri duyulmayandı. Yüreği sessizdi. Teni avaz avazdı. Yaramazdı. Tek ruhluk mumla gecelerce yanandı. Hiçliğin anlamında yalnızdı. Kendi kadardı…





Bir iskelede başladı hayat.




Duruyordum.
Ölmüşcesine duruyordum.
Terk etmişcesine duruyordum.
Hiç gelmemişcesine duruyordum.
Katlanma rakılarıncasına duruyordum.
Hayatın dışına düşmüşcesine duruyordum.




Aldın. Beni benden aldın.
Duruyordum. Beni ölmüşlüğümden aldın.
Duruyordum. Beni terk etmişliğimden aldın.
Duruyordum. Beni hiçliğimden umutla alıp çıkardın.
Duruyordum. Beni katlanma rakılarımının şişelerinin dibinden aldın.
Duruyordum. Hayatın dışına düşmüş yüreğimi sımsıcak anlamına aldın.




Bana beni armağan ettin. Bana seni armağan ettin. Bize bizi armağan ettin. Artık sana borçluyum. Sana bir hayat borçluyum. Sana mutluluğumuzla içiçe geçmiş biz hayatı borçluyum. Seninle doğdum, seninle mutluluklara büyümek istiyorum. Senin anlamına yakışmak istiyorum. Senin insanlığında çoğalmak istiyorum. Sen olmak, biz olmak, hayata anlam olmak istiyorum. Bizi istiyorum, delilerden öte bizi istiyorum. Seninle gitmek, seninle kalmak istiyorum. Her sabah yüreğimin dibinin dibinde nefesini duymak istiyorum. Her gece tenimin dibinin dibinde güzelliğinle yaşamak istiyorum. Seni istiyorum, bizi istiyorum…




Seni sevmelerde kaybolmak, yüreğinde bulunmak İstiyorum.
Seni kimsenin bilemeyeceği, hİssedemeyeceği kadar seviyorum.
Hayatımsın, bana kadar gelememiş mutluluğumsun, bensin…




Benim, senim, bizim.
Aşktanemsin, nar çiçeğimsin, bakışımsın, tutuşumsun, dokunuşumsun,
bensin, bizsin, hayatsın…




Bütün dileklerin gerçek olsun.



04.10.2013

3 Ekim 2013 Perşembe

Üç harflisin hayat





















Hayat,
ne enteresansın hayat.





Seni kapının önüne koyuyorum, aşktan giriyorsun.
Seni battal poşete koyup ipini çekiyorum, aşktan geliyorsun.
Seni çöp bacasından atıyorum, aşktan bakıyorsun.
Beni iyi tanıyorsun, nereden gireceğini biliyorsun.




Yazı tura atıyorum, aşk geliyor.
Fırdöndü çeviriyorum, aşk geliyor.
Tombala çekiyorum, aşk geliyor.





Loto oynuyorum, aşk çıkıyor.
Niyet kazıyorum, aşk çıkıyor.
Tavşana çektiriyorum, aşk çıkıyor.
Hayat, çok üç kağıtçısın hayat.




Yürüyorum, inadına otobanlarda yürüyorum. Arabalar üzerimden geçiyor, ezilmiyorum, yürüyorum. Son çıkışsız otobanların inatçı yayasıyım. Hayatın peşinden son hız gidilirken görünmüyorum, ihtiyaç molasında görünüyorum. İhtiyaçlarını gideriyorlar, yanıma uzanıyorlar, kendilerine geliyorlar, bahşiş bırakmadan son hız hayata koyuluyorlar.





Meyvesi bitmeyen ağaç gibiyim. Dalıyorlar dallarıma, meyvelerimi koparıyorlar, dallarımı kırıyorlar. Göz yaşlarımla kendimi suluyorum, dallarımı tazeliyorum, çiçeklerimi açıyorum, meyvelerimi büyütüyorum, yine dalıyorlar, yine kırıyorlar. Elleriyle ağızlarını silip, dert mevsimine kadar uzaklaşıyorlar.




Hayat,
Bi dur ya hayat.




Uz olup gidiyorum, aşkla yakalıyorsun.
Tuz olup dökülüyorum, aşkla yakalıyorsun.
Buz olup donuyorum, aşkla yakalıyorsun.




Taş olup dibe batıyorum, aşkla çıkarıyorsun.
Yeter olup derine dalıyorum, aşkla çıkarıyorsun.
Biter olup araflıyorum, aşkla çıkarıyorsun.
Hayat, üç harflisin hayat.




Gemilerimi yakıyorum, aşk yağmurları yağdırıyorsun. Rakılar dolusu katlanma geceleri biriktiriyorum, aşk güneşiyle ayıltıyorsun. Deniz kenarının yalnızlığına saklanıyorum, aşkla ebeliyorsun. KaranlIk kalabalığın ucra köşesinde kısık bir mumla yalnızlıyorum, aşk rüzgarıyla üflüyorsun. Sabahlara ulaşamayan gecelerde pazarın toplanma saati tenimi satıyorum, aşkla tezgahımı kapatıyorsun. Yüreğimi simsiyah ve kan akıtan bir poşetle kapının önüne bırakıyorum, aşkla kapıya astırıyorsun. Hayat, üç harflisin hayat.




Gidiyorum, kimsenin gitmediği yüreklere gidiyorum. Yüreğimin ölçüsünü alıp geliyorum. Dokunuyorum, kimsenin dokunmadığı tenlere dokunuyorum. Tenimin ölçüsünü alıp dönüyorum. Görüyorum, kimsenin görmediği gözlerin derinin görüyorum. Görmenin ölçüsünü alıp körlüyorum. Anlıyorum, kimsenin anlamadıklarını anlıyorum. Anlamanın ölçüsünü alıp daralıyorum. Dinliyorum, kimsenin dinlemediklerini dinliyorum. Dinlemenin ölçüsünü alıp sağırlıyorum. Hissediyorum, kimsenin hİssetmediği yürekleri hissediyorum. Hissetmenin ölçüsünü alıp dağlanıyorum. Saklıyorum, kimsenin yaşamak istemediklerini saklıyorum. Saklamanın ölçüsünü alıp taşıyorum. Biliyorum, kimsenin bilmek istemediklerini biliyorum. Bilmenin ölçüsünü alıp araflıyorum. Yaşıyorum, kimsenin yaşamak istemediği kadar yaşıyorum. Yaşamanın ölçüsünü alıp yalnızlığıyorum.




Hayat,
beni bana bırak hayat.




İnsan olup terkediyorum, aşkla döndürüyorsun.
Hiç olup yalnızlıyorum, aşkla delirtiyorsun.
Suç olup hapsoluyorum, aşkla azat ediyorsun.





Gölge olup saklanıyorum, aşkla güneşliyorsun.
Çekirdek olup çitleniyorum, aşkla günebakanlıyorsun.
Git olup gidiyorum, aşkla getiriyorsun.
Hayat, üç harflisin hayat.




Bütün biriktirdİklerim tavanarasında, bulunmaz sandıkta…
Dokunduklarım, anladIklarım, yetiştiklerim, bulup çıkardıklarım, paylaştIklarım, dinlediklerim, dostluklarım, dost sevgililerim, uzaklarım, yakınlarım, deniz kıyılarım, çıkmaz sokaklarım, martılarım, karabataklarım, bildiklerim, çözdüklerim, kendine getirdiklerim, kendimi verdiklerim, gündüzlerim, gecelerim, orgazm sigaralarım, tenimde çoğalttıklarım, yüreğimde büyüttüklerim, hepsi ve daha fazlası tavanaramda bulunmaz sandıkta…




Hayat,
Üç harflisin hayat.




Biliyorum bulunmaz sandığımı aşka bulduracaksın, buldurdun.
Biliyorum beni deliliğİn ötesinde aşkla yaşatacaksın, yaşatıyorsun.
Biliyorum yine aşktan her gün azar işittireceksin, işittiriyorsun.
Biliyorum sözcüklerimi harflerimi aşka anlaşılmaz yapacaksın, yapıyorsun.
Biliyorum ne yaparsan yap beni aşka koşturacaksın, koşturuyorsun.
Biliyorum beni aşk oyunlarının ortasında bırakacaksın, bırakıyorsun.
Biliyorum beni an ile yaşayan aşkın gelecek dokunuşlarında sınayacaksın, sınıyorsun.
Biliyorum bana en uzak aşkı yakınlaştırıp ikimizden bir yaratacaksın, yaratıyorsun.
Bİliyorum bir gökte bir yerin dibinde aşk çılgınlıklarında uçuracaksın, uçuruyorsun.
Biliyorum yüreklerimizi aşk düğümüyle birbirne bağlayacaksın, bağlıyorsun.
Hayat, üç harflisin hayat.




Seviyorum be hayat,
Aşığım be hayat,
Sadece onu görüyorum be hayat,
Sadece onu uyurken izliyorum be hayat,
Sadece ona nefes alıyorum be hayat…




Seni sevmiyorum be hayat,
Ama üç harfine tapıyorum be hayat !


03.10.2013

24 Eylül 2013 Salı

Bas Gaza













ksb






Dünyanın sabahları gecen olduysa, gündüz yaşayanlara koşma, çıplak sokaklarda çırılyürek dolaşıyorsan, rakamların arasına karışma, dün ile yarının mengenesine sarılmadıysan, anı bilmeyenlerle coşma, aşkı sakin bir liman zannedenlerle delirmeye kalkma dedi birisi ama sesini duydum kendisini görmedim.


Bir kelime uçumu zamanların yelkovanını arayanlar harfine bile dokunamazlar. İnce belli yağmura şemsiye açanlar toprak kokusunu duyamazlar. Kırmızı gün batımını fotoğraf zannedenler dolunayla konuşamazlar. Deniz kıyısını tarif görenler yosuna basamazlar. Hayatın içine rakamları ekenler harfleri biçemezler, hangi rakama ulaşması gerektiğini unutup sonsuzlukta kendilerinden kaybolurlar.


Bir sayfayı çevirmek kadar kolay buluşmalar, açamadan arada kurumuş güllere dönüşünce, beklemekte acılı olur. Kaçan vapurlar yirmi dakika sonra tekrar kalkar ama aynı dalgaların koynunda iskeleye varamaz. Bir gülüşün, dokunuşun, bakışın, anlayışın maliyeti yoktur, faiz getirmez, kiralık kasaya sığmaz ama yüreğe iyi gelir. Bir şiiri vazoya koyup koklayamazsın ama onunda yüreğe iyi geldiği görülmüştür. Paylaştığın güzellikler görev gibi algılanıyorsa, sıradanlaşır, otomatik gibi görülür, hayat daralır…


Kendine kendinin bile dokunmasına izin vermezsen, başkaları kadar görünürsen, başkaları kadar konuşursan, başkaları kadar sevişirsen, başkaları kadar yaşarsan, yüreğinin karşısında dimdik dikilen kime dokunsun, seni kimde bulsun, uykusuz gecelerde tanımadığına dokunup hangi bulutlardan yağsın da sabaha güneş olsun…



Gözlerine baktığında kendini ayna gibi sana gösterenden korkar mısın ?
Ellerini tuttuğunda hayat çizgini sana gösterenden korkar mısın ?
Tenine dokunduğunda teninin ahlaksızlığını sana gösterenden korkar mısın ?



Hayat, sandığımız kadar uzun değil. Yüz sene yaşasak ta uzun değil. Sadece bir yaşıtımız öldüğünde bir an için düşünülecek kadar da kısa değil. Başkalarının peşinden koşarken ve tribünden kendini izlerken rüya zannedersin. Aslında gördüğün kendinsin. Hep sevdiklerin için yaptığına inandığın şeyleri aslında kimin için yaparsın ? kaç madalya daha taktığında kendinle kucaklaşırsın ? üç senede bu, on senede şu olduğun sistemde, en azından geriye kalan zamanında kendin kadar yaşasan, terfi etmen kaç sene gecikir ? kaç terfi sonunda ce’lere, o’lara karışsan, tepende kinin bir lafına muhtaç mısın ?



Saatli maarifin yaprakları odanı doldurduğunda içinden kaç yaprak sen sen kokuyor. O günün çocuk adı kaç defa sana denk geliyor. Koşuyoruz, nereye koştuğumuzu unutuyoruz. Biri silahı patlatıyor, biz de deliler gibi koşuyoruz. Her kilometrede azalıyoruz ama rakamlarımız çoğalıyor. Tek başımıza yaşıyoruz, on odalı evde oturuyoruz. Birileri gelecek, o odaları dolduracak diye umuyoruz. Ne kadarı yeterli oluyor. Gerçekten bir yeteri var mı bilmeden , hep yetmezmiş gibi kendimizi kaybederek, ne aradığımızı bilmeden inadına koşuyoruz. Bayrak yarışını bilmiyoruz, elimizde bayrak sopasının nasırı, tek başımıza bayrak yarışı koşuyoruz.


Hangi bedel bir çocuğun gülüşüne denk gelir ?
Hangi bedel bir sevgilinin yüreğinin heyecanla atmasına denk gelir ?


Son model arabalarla otobanda hız rekoru kırarak gitmeye çalıştığın sahil kasabasına yürüyerek gidilen kestirme bir yol var. Etrafı çiçeklerle, meyvelerle çevrili toprak bir yol var. Tamam, canım ayakkabıların tozlanır, birkaç harfli gömleğin ter kokar. Rüzgardan saçlarının ucu kırılır. Ama arabadan önce varırsın, duşa girer temizlenirsin, gömleğini makineye atarsın, gerekirse ayakkabılarını parlatırsın. Masayı donatır, deniz kokusunu içine çeker, güneşi gözlerinde batırırsın. Hayat geçer, araba hala tam gaz otobanda senin vardığına varamasa bile hız rekoru kırıyorum diye müziğini dinleye dinleye, senin orada olduğunu bilmeden geleceği günü hesaplar, hesapsız…


Bas Gaza !



24.09.2013

23 Eylül 2013 Pazartesi

Bir sigara içimi...














ksb


Bir sigara içimi gecelerin kelebek dokunuşlarında ne oluyorsa o anda olur. Geleceğe yaymadan, hesap kitap yapmadan, kendine benzetmeye çalışmadan, kariyerine bakmadan, gördüğün kadarıyla, dokunduğun kadarıyla bİrlikte olursun. Ne alacağInı bilirsin ne de vereceğİni bilirsin.
O anda tanışırsın, o anda karar verirsin, üzerine elbiseler dikmezsin, yarın ne yapacağını düşünmezsiin, o anda aldığın keyif sana yeter, muhasebe dersine girmezsin…





Geleceğe ve topluma, kendine yakıştırdığı anlama, yapmaması gerekenlere sıkı sıkı bağlı olanlara bir gecelik dokunuşlar yetmez. Aslında hep merak ederler, bir kaç defa da deneyip keyif alıp kendilerinden koırkmuşlardır ve gecelik ilişkilere lanetle bakarlar. Koca hayatlarına bir gecede yaşanacak dokunuşların toplamını ekleyemeden düzeyli ilişkiler yaşarlar. Ve merhabadan sonra sevişenleri taşlarlar…





Kaç merhaba gerekir sana bakan gözleri görmek için ?





Bİr sigara içimi gecelerde tanıdığın insanlar hayatında kalır. Canı sigara içmek isterse bilir ki sonuna kadar dokunacağı biri vardIr. Onca anlamın, onca sözün, onca kararın olmadığı bir geceye nelerin sığabileceğini yaşamıştır. Ne sevgilisinin ne de aşkının yanında o kadar rahat, o kadar kendi olamamıştır. Bir gecelik mutluluklar düzeni korkurtur. O kadar gereksiz şey biriktirip, apoletleri yüreğine asıp, kendini aynada kaybedip,
başkaları kadar yaşayanların sistemini çökertir bir gecelik dokunuşlar. Bir şeyin değerli olması için yılların geçmesi gerektiğini öğrenmiştir. Bir şeyin anlamlı olması için çok şeyler alması gerekir. O nedenle bir sigara içimi geceleri yaşayanlara, bir dokunuşa hasret hayatlarIndan zayıflık olarak bakarlar. AslInda hepsi bir gece yaşamıştır ve tanımadıkları kendilerinden korkmuşlardır…






Onun için sevgilileriyle rahat sevişemezler. O geceyi yaşadığı ya da hayal ettiği anlaşılır diye korkarlar. Orgazm olmadan kaç çocuk doğurduklarını unutmuşlardır. Kendini kimseye sonuna kadar vermemesi gerektiğini biliyordur. Yapmaması gerekenleri sonuna kadar yapmak istese de yapmaması gerektiğini bİliyordur. Bu hayatta her şeyin bir planı vardır. Atılması gereken adımlar bellidir. Kendini tanımadan kendine uygun, aİlesini tanımadan ailesine uygun, çevresini tanımadan çevresine uygun, vücudunu tanımadan vücuduna uygun, parasını tanımadan parasına uygun, geleceği bİlmeden geleceğine uygun, son noktanın vurulacağı anı bİlmeden hayatına uygun birisiyle birlikte olması gerektiği için bir geceye onları sığdıramaz. Kaç yaşındayım, bu güne kadar kendime uygun olduğunu dÜşündüğüm kaç ilişkiyi öldürdüm diye düşünmez, çÜnkü o mükemmeldir, yapılması gerekenleri yapmıştır ama salak olan karşı taraf anlamamıştır. Ve o kadar şansızdIr kİ karşısına hep salaklar çıkmıştIr…






Kendine dokunmadıktan sonra bir sigara içimi gecede başkasına dokunsan ne olur ? İncilerin dökülür, toplamazsın. Hayatı sonsuz zannederek yaşayanlar hiç kimseye yetişemezler. Bitmeyeceğine inandıkları önceliklerine güvenceyi, kariyerı, sıfırları, malikaneleri, yüz kilometreye kaç saniyeleri, geleceği koyarlar ama madem bitmeyecek gibi yaşıyorsun o zaman gelecekte gelmeyecek. Çocuklar büyüklerinin gelmesini cama yapışarak beklerler ama büyüğü çocuğun geleceği için çalıştığı için bugünde onu görmez ve gelecek gelirse çocuk da büyümüş olur. Camda bekleyen çocuk büyür, öğrendiği gibi yaşar, o da cama yapışık bir çocuk büyütür, geleceğini güvence altına almak için…






Kendine dokunmayan, kendini sevmeyen başkasına nasıl dokunsun, sevsin. Hayat, gerekenleri yapınca mı hayat olur, derin bir nefes alınca mı? Kuralları kim koyar ? Ya da kuralları yapanlara mı, onları hayatlarının baş köşesine koyanlara mı kızmalI ? Elli yaşında, bir an için koşmaktan vazgeçip durduğunda yanında, arkanda neler görürsün ? Biriktirdİklerinin kabı delikse ve düşürdüklerinden kimse seni takip etmiyorsa nereye bakarsIn ?






Kendine bir insan belİrlersin, onun peşİnden gidersin, başka bir şey görmezsin, onun için kendinden, apoletindeki sırmadan vazgeçersİn,
onun gidebileceği yerin muavini olursun…






Bir sigara içimi gecelerin kelebek dokunuşlarında ne oluyorsa o anda olur. Geleceğe yaymadan, hesap kitap yapmadan, kendine benzetmeye çalışmadan, kariyerine bakmadan, gördüğün kadarıyla, dokunduğun kadarıyla bİrlikte olursun. Ne alacağInı bilirsin ne de vereceğİni bilirsin.
O anda tanışırsın, o anda karar verirsin, üzerine elbiseler dikmezsin, yarın ne yapacağını düşünmezsiin, o anda aldığın keyif sana yeter, muhasebe dersine girmezsin…






Kimsin ?






Sevişin gitsin…




24.09.2013

Boşluktayım.


Derin mavinin dibinde karanlık bir noktayım. Daha derinlere, kendime doğru düşüyorum. Kendinden uzaklaşmanın mengenesinde duruyorum.
Yüreğimde mengene izleri kendime doğru düşüyorum. Bir sigara yakıyorum, ruhumdaki deliklerden üflüyorum. Derinlere, yalnızlığın kendine dokunduğu lacivertlere düşüyorum. Kendinden uzaklaşmanın idamlarında sallanıyorum. Ben kendim kadar, insanlar kendileri kadar, hayat geldiği kadar mantramı unuttuğumu hatırlıyorum. En dip derin karanlığa düşüp, kendime dokunup, yeniden kendim kadar nefes almanın yalnız ve inatçı mumluğuna düşüyorum…





Kendin kadarını sevemeyenlerin bahçesinde yabani otlar gibi yakılıyorum. Yeniden çiçek açıp, bahçenin düzenine yakışmam için sulanıyorum. Bahçedeki kalabalığa benzeyip, çitlerle çevrilmiş güvenli alanda gerekenleri yapıp, çiçekliğini ziyaretçilere sunup, düzenin içinde bÜyüyüp, bahçenin düzeninde önemli bİr yerde kendini sergİlemenin heyecanlarına zerk ediliyorum…

Boşluktayım ama kendi boşluğumdayım. YalnIzım ama kendi yalnızlığımdayım. Hiçlikteyim ama kendi hiçliğimdeyim. Yanıyorum ama ateşi kendim yakıyorum. Yokluktayım ama kendi yokluğumu kendim yaratıyorum. Düşlerdeyim ama kendİ düşümü kendim çiziyorum. Düşüyorum ama kendimi itiyorum. Düzen içindeki halim idama mahkum oluyor ama kalemi kendim kırıyorum. Topluma dokunmuyorum ama kendime delİler gibi dokunuyorum.Tensiz yürüyorum ama derimi kendim yüzüp tavanarasına katlıyorum. Yüreksiz dolaşıyorum ama yüreğimi kendim söküp çekmecesine kilitliyorum.





Kendine yakıştırıp sevdiklerine yakıştıramayanlardayım. Rodin gibi taşın fazlasını alanlardayım. Düzenin içindeki rengi farkedip karaya boyayanlardayım. Gerçeğe dokunmayı unutup, yaılnızlığı taç yapıp,
tanımadığı bir dünya yaratıp heyecanlı mutluluklar sunan sanallardayım.
Kendini bir köşede bırakıp, başkaları kadar yaşayan, başkalarının gittiği yerlere kadar giden, başkalarına yetişip kendinin yanından geçenlerdeyim. Otomatik mesajlardayım…






İki yalnızın, yalnızlar meyhanesinde oturup, hesabı ödeyip, sokağa çıktığında birisinin kolunda sevdiği diğerinin kolunda yalnızlığı olan hikayenin neresindeyim ? Kim kadar yaşayınca kim kadar ölenlerin cenazesinde miyim ? Bir harfi çok görenlerin cümlesinde miyim ?
Yazarların gerçek işlerinde miyim ? Bir arabanın yüz kilomeye ulaştığı saniyede miyim ? Otomatik mesajların, tanımadıklara kurulan cümlelerin,
şarkılı günaydınların yazılmamış kelİmelerinde miyim ? Bir görünüp bir görünmeyen bedenimin kanepeye bıraktığı silik izlerin bir telefonla silinip uçarak uzaklaştığı gecelerde miyim ? İskelede unutulan kara bir çanta mıyım ? Kiralık kasaların ortasında satılık olan mıyım ? Bir yıl ömrü kalan kelebek miyim ? Kendine yakıştırıp sevdiklerine yakıştırılamayan takım elbiselerde miyim ?..



Boşluktayım.




Derin mavinin dibinde karanlık bir noktayım. Daha derinlere, kendime doğru düşüyorum. Kendinden uzaklaşmanın mengenesinde duruyorum.
Yüreğimde mengene izleri kendime doğru düşüyorum. Bir sigara yakıyorum, ruhumdaki deliklerden üflüyorum. Derinlere, yalnızlığın kendine dokunduğu lacivertlere düşüyorum. Kendinden uzaklaşmanın idamlarında sallanıyorum. Ben kendim kadar, insanlar kendileri kadar, hayat geldiği kadar mantramı unuttuğumu hatırlıyorum. En dip derin karanlığa düşüp, kendime dokunup, yeniden kendim kadar nefes almanın yalnız ve inatçı mumluğuna düşüyorum…





Sevdiğinizi sever misiniz ? O bir adım attığında siz de atar mısınız yoksa kendinize bir adım çekilİp yeni bir adım atmasını mı beklersiniz ? Kendinizden bir kaç gram keser misiniz ?  Büyüttüğünüz yalnızlığınızın arasIna sevdİğinizi sıkıştırır mısInız ? Renkli kalpler dünyasındaki mutluluğa bir saniyede konup, heyecanlı mutlulukların keyfini cenazede yaşayıp, işte hayat budur, ne tenin ne kokun, ne bakışın ne de yüreğin renkli kalplerin yanına bile yaklaşamaz uzaklığında mıyız ?





Budur.
Hayat budur. Rakamların arasında harflerin görünmediği, deli aşkların güvenli geleceklerin ipinde boğulduğu, bir güzel cümle kurmak için kalabalIğın gerektİği, yüreğinde yazanın değilde kartviziitinde yazanın muteber olduğu, sevgisini gösterebilmen için yıllar gerektiği ama anında sevilmek istendiği bir hayatın tam ortasına sıçıp, sİfonu çekip, kendine dokunup, katlanma katsayına rakılar ekleyip, bir bakışı, bir dokunuşu, bir satırı anlamayanların çitlerinden atlayıp, yalnIzlığa düşüp, kendinle sevişip, kendine şiirler yazıp, başkalarıyla sevişİp kendinle uyanıp, Istanbul erkeği olup düzenli, hatasız, önemli, edeplİi nefeslerden uzak durup, ahlaksız ama gerçekten ohhh diyen gecelerde dolaşıp, derinine dokunabİlen sabahlarda uyanıp, biriktİrdİklerinin reposunu bozamayanlardan kredi almayıp bir sigara yakacaksın, insanları mutluluk oyunlarında bırakacaksın ve kendi güzelliğinin farkında olacaksın, unutturmaya çalışanların tam ortasında…






Aynada gördüğünü tanıyor musun ?



23.09.2013

19 Eylül 2013 Perşembe

Kül
















 



byFE

 


Beni her anlamadığında benden bir nefes çekiyorsun, bir sigara gibi yanıyorum, yüreğim külleniyor, yere doğru uzanıyor, toprağa bile düşemeden dağılıyor. YalnızlığInın alışkanlığıyla benimle yaşadığında
kül tablasına bastırılan, senin kıvrıldığın boynum kırılıyor…






Küçükken dinlediğin ve unuttuğun masallar gibi, göster pipini günlerinden kalan utanç gibi, kan kardeşine yetişemediğin günler gibi,
babanın iş yerinin kapısının üzerine asılmış küçücük ayakkabalar gibi, en sevdiğİn misketinin üzerine göz yaşının düşmesi gibi, duvarın üzerine oturup çekirdek çitlemek gibi, pasonu onsekiz yapıp kahveye girmek gibi, saklambaçta kurt olup sevdiğini kurtarmak gibi, vapura binerken içinden geçtiğin çocuk köprüsü gibi, tramvay müzesinde kaybolmak gibi, göztepe den faytona binmek gibi, şifa yokuşunun dibindeki kahya gibi, kalamıştaki ev teknesinde yanan kaptan gibi, köhnenin tahta masalarına düşen yapraklar gibi, fenerbahçe plajının girişindeki kiralık mayolar gibi, kızıltoprağa demir atmış motorsikletli artist polis gibi, elvan gazozunu lıkır lıkır içmek gibi, taka takayla kemiğini dövmek gibi, karanlıktan korkmak gibi geçmişte kalmamızı istemiyorum.
Bugünde yaşamak, bugünde seninle yaşamak, bugünde seninle mutlu olmak istiyorum. Dün ile yarının, ihtiyarlığı ya da doğmamışlığında değil, bugünde aşkımızı yaşamak istiyorum…



Senin yalnızlığının içindeki yangına elimdeki benzin variliyle birlikte koşarak girip, kendimle birliktede olsa yalnızlığını yakmak istiyorum.
Geriye ben bile kalmasam seni yalnızlığından kurtarmak istiyorum.
Yalnızlığını sıyırıp, seni sana bırakıp, kendinle büyümeni, çoşmanı, uçmanı, kendİnin dibine varmanı istiyorum. Benden sonra bile dlsa mutlu olmanı istiyorum. Önemli olan ben değilim, ben yeterinden fazla hayatın içinde deliler gibi koşturdum, yaşanmamış, yaşanamayacak hayatlara tur bindirdim. Aşkı, sevdayı, ahlaksızlığı, duygusallığı, sınırları delip geçmeyi, girilmeyecek sokaklardan caddelere kelimelerle çıkmayı, şehirlerden küçük kasabara bütün evleri dolaşmayı, ağır yaralı yüreklerin içinde nefes olmayı, bakılamayacak gözlerin derininde oturmayı, tutulamayacak ellerin terinde solumayı, kendim kadar yürümeyi, dokunmayı, anlamayı, bilmeyi, unutmayı, hatırlamayı, silmeyi, yeniden çizmeyi, hayatı dibine kadar yaşadıım. İstiyorum ki sen de kendin kadar yaşa, sen de kendin kadar anla, sen de kendin kadar nefes al, sen de kendin kadar koş…






Bir ömür boyu dost olacaktık. Hayatın içindeki her halimizi paylaşacaktık. Senin gözlerinden yaş aktığında benim yanağıma düşecekti. Benim kahkahalarım senin yüreğine denk gelecekti. Sabahlara kadar oturup birbirimize bizi anlamayan sevgililerimizi anlatacaktık. telefonda ses tonunun anlamını farkedip birbirimizin yanına koşacaktık. Bu hayat çekilmez, herkes salak, katlanmak istemiyorum diye düşündüğümüzde gözlerimizi görüp birbirimize umut olacaktık, hiç bir zaman için kendimizi yalnız hissetmeyecektik, birbirimize sarıldığımızda bütün yorgunluklarımızı terk edecektik, gözlerimiz farkında olmadan derinlere daldığında benim farketmediğimi sen, senin farketmediğini ben farkedecektik, karanlıklarımızın içine birer inatçı mum olacaktık. Yaralarımızın üzerine büyülü şifalar sunacaktık. Kimler gelirse gelsin, kimler giderse gitsin, biz yine yanyana olacaktık. Hayatın hiç bir sürprizi aramıza giremeyecekti. Birlikte çoğalıp, birlikte yaşlanacaktık…


Biz, bu güzelliklerden, bu anlamlardan vazgeçtik. Daha güzelini, daha anlamlısını yaşamayı seçtik. Daha doğrusu kendimizi birbirimİzin yüreklerinde bulduk…






Yalnızlık paylasılır, İki yalnız birbirinin yalnızlığına dokunmadan aylarca aynı evde yaşayabilir ama sevgililerse en azından birisi yalnız değildir.
O zaman yalnızlık paylaşılamaz. Tam tersine yalnız olmayana tarifsiz acılar yaşatır. Sevdiğinin yalnIzlIğı onu yakıp kavurur. Yalnız olmayan, yalnız olanın derinine inip, elini tutup birlikte su yüzüne çıkmak ister. Aslında bu büyük bir risktir. Çünkü yalnIz olanda daha o derinliğine inmemiştir. Çözmenİn cazibesi ve mükemmelliği kadar çıkan sonucun acıtıcılığıda vardır. Yalnızken, tek başınayken karar verip atlayamadığın bilinmezliğine, yüreğini acıtanlara, seni eksİk bırakanlara ve öylece yaşarken günün birinde birisi çıkagelİr ve birlİkte atlayalım der ve o anda yalnızlık daha da güzelleşebİlir…






Sevdin mi, gerçekten sevdin mi bütün kapıların açılır. Alışık olmadığın için ceryanda kalırsın, her tarafın tutulur. Yalnızlığa alıştIn mı ondan ayrılmak zor olur. Senin için kocaman olan adımlar, karşı taraf için farkedilmez olur. O zaten o adımları koşarak geçmiş, aşka sarılmış, tek vücut olmuş, hayatın sonunu bile görmüştür. Onun için aceleci olur, yarın ölecekmiş gibi yaşamak ister ve her seferinde yalnızlık duvarına çarparak yürek üstü yere düşer. Eğer inatçıysa her iki taraf içinde yorucu günler bitmek bilmez. İnatçı değilse her iki tarafda fazla yorulmaz, benden bu kadar, senin duvarlarIna çarpmaktan salak oldum, hiç bir kelimem gerçek anlamıyla kulağına ulaşamıyor senin savunmalarına çarpıyor, hiç bir sözüm gerçek anlamıyla sana ulaşamıyor senin biriktirdiklerine çarpıyor, ne kendimi sana ne de seni sana anlatamıyorum, hatta tam tersini düşünmeni yaşatıyorum. Her sözüm eleştiri, her kelimem ağzına sıçmak oluyor. Aslında ben ve sen bu dünyadaki nadir iyi insanlardan ikisiyiz. Dost olsaydık ömürler boyu bir sevgiliye bile ihtiyaç hissetmeden hayatın güzelliklerini paylaşabilirdik. Birbirimize yeterdik. Ama sevgili olduk, hayatın tam ortasına iki yürek düştük. Artık yerden kalkıp mutluluğumuzla koşmak hakkımız ama yalnızlığını yarıp derinine dokunamıyorum. Ne seni ne de beni bir saniye bile yormak istemiyor ve göz yaşlarıma aldırmadan gidiyorum…





Niçin en çok sevdiğimizi en çok acıtırız ? Niçin en sevdiğimiz bizi en çok anlamaz ? Niçin en çok sevdiğimize bir gram sabrımız yoktur ? Sıradanlara yıllar boyu katlanırken niçin en çok sevdiğimizin bir anlık yanlışı dünyalarımızı karartır ? Soru işaretlerinin sonu yok. Adı üzerinde,
en çok sevdiğin, en çok gördüğün, en çok hissettiğin, en çok özlediğin, en çok sarıldığın, en çok birlikte ölmek istediğin… Bir insan bir insandan başkasını göremeyecek kadar o insan olduysa, artık bütün dünyanın güzellikleri, iyilikleri, mutlulukları, acıları, suçlarıda onun olur. Sağlıklı bir bakış mıdır ? Aşk, bir diyet değildir, sonuna kadar birbİrini yiyip kilo almamaktır…





Bütün harflerim biraraya geldiğinde adını yazıyor, bütün kelimelerim adının üzerine yemin ediyor, bütün cümlelerim adın kadar ediyor, bütün noktaların gizinde, üzerinde, içinde adın yazıyor, bütün nokta noktalar sadece adın yazınca doluyor, bütün üç nokta yanyanaların sonsuzluğu sana kadar gidiyor, bir de benİ düşün…





Beni her anlamadığında benden bir nefes çekiyorsun, bir sigara gibi yanıyorum, yüreğim külleniyor, yere doğru uzanıyor, toprağa bile düşemeden dağılıyor. YalnızlığInın alışkanlığıyla benimle yaşadığında
kül tablasına bastırılan, senin kıvrıldığın boynum kırılıyor…




Seni Seviyorum…



20.09.2013