14 Ekim 2014 Salı

Aşıktık.













ksb
 


Bir bakışı uğruna nefesimizi tutar, en derinlere onun için saklardık. Zifiri yağmurlu çıkmaz kuyulara dalar, yüreğimizi paslı çivilere sürte sürte gülen gözlerinin nefes aldığı aydınlığa koşardık. İnatçı rüzgarlara karşı çırılyürek yola çıkar, gökten zıplayan taşların kanlarında nefesleyerek hayat çizgisine karışırdık. Hain sıradanlığın acılı oklarının tiz tokatlarından düşe kalka vurula çıkmaz hayatlara dalar, sadece onun için yüreğimizi yaşatırdık. Bir uykusu için gece olur, bir dalışı için vurgun olurduk. Ayaklarını öper, ellerini yüreğimize sığdırırdık.Kalemimizin yürek kırmızısı mürekkebini sadece ona akıtırdık. Bilmediğimiz alfabeleri onun için öğrenirdik ki ilk duyan o olsun diye yangınlarda otururduk. Karanlık güneşlerde oynarken, hayatı ayağımızda sektirip rekorlar kırarken, zıpkın gibi yalnızlığımızla insanlık tarihini yazarken, hayatın salaklığının gölgesini üzerimize denk getirmediğimiz sokağımızdan sadece onun için ayrılır, hayata karışırdık ki yetmezdi !


Bilirdik.


Anlaşılmayacağımızı bilirdik. Çoğunluğun değerlerinin içimize sığamayacağını ve toplumdan 1 like bile alamayacağımızı bilirdik. Dokunarak anlamanın tadını yaşadığımız bakışlarımızın popüler mekanlarda göz yaşı dökemeyeceğini bilirdik ki yerimizi bildirmezdik. Mutluluğun dün ile geleceğin mengenesinde yaşadığı topraklara yürek basarken, mutlu bir dakikanın kocaman bir günü güzelleştirdiğini bilirdik.
Kendi dahil kimseyi tanımayanların herkesi tanıdığı mutedil tuşlu hayatların hedeflerinde nefes alamayacağımızı bilirdik. Herkesin hayatın zirvesinde, en güzel mekanlarda, en zengin köşelerde, en mutlu tuşlarda, en güzel resimlerde, en özlü sözlerde, en mutlu paylaşımlarda yaşadığını hayat bildirimlerinden bilirdik ki aslında herkes kör ve sağırdı birbirlerini ağırlayıp selfie çekerdi. Özçekim yazamıyorum çünkü hiç bir fotoğraf çıkmazdı…


Aşıktık.


Karıştık. Sadece aşk için nefes alamayacağımız hayata çıkardık. Öpüşmelerimizin bizi yaşatacağına inanırdık. Birbirimize bakışlarımızın nefes olacağına inanırdık. Gülen gözlerimizin en sığ vurgunları soluklayacağına inanırdık. Birleşen ellerimizin Kaz Dağı olacağına inanırdık. Aşkımızı uyurken seyredişlerimizin güzellik sonrası nefes kokusu olduğuna inanırdık. Sevişmelerimizin ömrümüzü uzatacağına inanırdık. Yüreklerimizin birbirine yeteceğine, a lara b lere mahkum olmayacağına, birbirlerinin özgürlüğü olduğuna inanırdık ki inançsızdık.
Sadece onun için adım atardık, yüreğimiz götümüze vura vura koşardık ki yetmezdi !


Bilirdik.


Öleceğimizi bilirdik. Yalnızlığa özgür olduğumuzu bilirdik. Niçin terk ettiğimizin farkındaydık ama nefesimizin hayatı buğulandırdığını bilirdik.
Kendimizi anlatamayacağımızı, gördükleri kadar görüneceğimizi bilirdik.
Her şeyi bilmediğimizi bilirdik. Harflerin rakamlardan değerli olduğunu bilirdik. Dünün erken, yarının geç bugünün tam zamanı olduğunu bilirdik.
Tek gerçeğin ölüm olduğu bilirdik ki onun için yaşardık. Ölesiye değil yaşayasıya sevdiğimizi bilirdik.


Aşıktık.


Kendimizden vazgeçecek kadar severdik. Girmeyeceğimiz kapılardan elele geçerdik. Çıkmayacağımız balkonlara sevdayla otururduk. Gülmeyeceğimiz fıkralara karnımızı ağrıtırdık. Göremediğimiz, bilemediğimiz geleceği ki kimse göremezdi, bilemezdi, görürdük, bilirdik.
Bir bakışı uğruna bildiklerimizi unuturduk. Bir gülüşü için inanmamadıklarımıza yürekten inanırdık. Göz yaşlarını içimizde biriktirip kendi ölümlerimizden ona hayat yapardık. Bir serçe parmağının sıcaklığına özümüzle vedalaşırdık ki yetmezdi !


Bilirdik.


Sokakta yaşadığımızı bilirdik. Sobaya dokununca yaktığını bilirdik. İki taşın arasından gol atmanın sevincini bilirdik. Gaz lambasına püf demeyi bilirdik. Ihlamur kokusunun nereden geldiğini bilirdik. Saklambaçta kurt olunca sevdiğimizi kurtarmanın mutluluğunu bilirdik. Dokunmadan, nefesini duymadan, anlamadan, paylaşmadan, hissetmeden yaşanamayacağını bilirdik. Bir arabanın yüz kilometreye çıktığı saniyenin ne kadar küçük olduğunu bilirdik. Hedefleri kimin koyduğunu bilirdik ki koynuna girmezdik. Herkesin mutlu olduğunu, birbirini sevdiğini, birbirini düşündüğünü tek emojinin arka arkaya sıralanmasıyla anlatılabildiğini, hissettirildiğini bilmezdik ama öğrendik…


Aşıktık.


Sadece ona nefes alırdık. Ne kadar uzaktan gelirse gelsin yüreğimizde ki tek köşeye oturturduk. İnanılmaz ellerinin hayat çizgisine karışabilmek için kendi çizgimizi silerdik. Gülüşünden hayat, bakışından nefes, dokunuşundan anlam, gözyaşından ölüm, kahkahasından sonsuz ömür yaşardık. Harflerin yüreğini sıkarak, en anlamlı damlalarını toplayarak satırlar armağan ederdik. Giderken sonuna kadar götürür, dönerken sonuna kadar beklerdik. Onsuz gecelerde yatağımıza sığamayıp çıkmaz sokakların karanlığına uzanırdık. Kokusunu duyamadan uyandığımız sabahlara ezbere lanetler okurduk. Onu bizden çalan zamanlara kör tapa takardık. Onunla doğardık, birlikte büyürdük. Haftanın her gününün, yılın her ayının, hayatın her saniyesinin adını onun adı olarak yaşardık. Sadece onu gören gözlerle bakardık. Ben artık kendim değilim, senim, bizim cümlesini mantramız yapardık. Sadece onun için nefes alırdık ki yetmezdi !


yürekyürekyürek



14.10.2014

29 Eylül 2014 Pazartesi

Mutluyduk





















Duvarın üzerine dizilip çekirdek çitliyorduk. Niyetcilik yapıp, para kazanıp, dostlarla paylaşıyorduk. Saklambaçta kurt olup sevdiğimizi kurtarıyorduk. İki taşın arasından, rüzgarda balon gibi uçan plastik topla inanılmaz goller atıyorduk. Yan mahallenin kızlarına bakmıyorduk. Sarı telefon kulubesinin yanında herkesin bildiği saatte buluşup, saatlerce sohbet ediyorduk. Mutluyduk.



En güvendiğimiz misketimizi kafalık yapıyorduk. Dayan dayan almanya ile topu havada tutuyorduk. Kukalı saklambaç icat ediyorduk. Yakan topun acısını paylaşıyorduk. İsim şehir oynarken aniden topaç çeviriyorduk. Hepimiz mühendistik, birbirinden şahane tornetler yaratıyorduk. Kırmızı plastik arabanın kalbine tel batırıp ileri sürüş teknikleri öğreniyorduk. Taka takanın kemik seslerini çeviriyorduk. Adam kovalayanı yakıp peşinden koşuyorduk. Koru da bir ağacın altında sabahlara kadar konuşuyorduk. Mutluyduk.



Sevgimizi sevdiğimize gösteremiyorduk. Utangaçtık. Sevdiğimize açılana kadar başka şehire taşınırlarken, kendimizi aşkımızın ardından su dökerken buluyorduk. Yine de seviyorduk, dokunamadığımız sevgililerimizi özlüyorduk. Hele bir de elini tuttuk mu dünyalar bizim zannediyorduk. Hayatın en güzel aşk parçalarını 90 lık basf kasete sığdırıp,yanından geçerken mahalleye çaktırmadan eline tutuşturup, eve koşup, telefonu bizden önce kimse açmasın diye nöbet tutuyorduk. Mutluyduk.


Kırmızı teneke kutunun içindeki bisküvilerin tadına varıyorduk. Leblebi tozunun naylonunu yalıyorduk. Macuncunun etrafını sarıyorduk. Zambo ile siyah balonlar şişiriyorduk. Tipitip in gözlüklerine bayılıyorduk. Elvan gazozuna ohh çekiyorduk. Akola yı tatlı buluyorduk. Lahmacuncu abinin beyaz sepetinin köşeden dönmesini bekliyorduk. Büyüyünce çıngıraklı yoğurtçu olmak istiyorduk. Gecenin karanlığını korkutan iiiibozaaa seslerine koşuyorduk. Süt taşmasın diye başında bekliyorduk ama illaki taşırıyorduk. Vezuv gaz sobasının yuvarlağını direksiyon yapıyorduk. Migros otobüsüne binip koridorunda kayboluyorduk. Sana yağ kuyruğuna giriyorduk. Mutluyduk.



Sevdiğimize yürekten satırlarla yazdığımız mektubun ucunu yakıp, köşedeki sarı posta kutusuna atıp, postacı amcanın yolunu gözlüyorduk. 2000 yılına bile mektup atıyorduk. Sevdiğimizi bir keşkülle tavlıyorduk ve tabi yanındaki en küçük kardeşine de ısmarlıyorduk. Sevdiğimize korku filminde sarılıyorduk. Sevdiğimizi ailesi ile yazlıklarına yolcu ettiğimiz yaz tatillerini sevmiyorduk. Karşı da oturan kızlarla çıkmıyorduk. Bir bankta elele oturunca bile hayatı güzelleştiriyorduk. Mutluyduk.



Birbirimizi dinliyorduk. Birbirimizi anlıyorduk. Birlikte ağlıyorduk, birlikte gülüyorduk. Birbirimizin gözlerinin içine bakıyorduk. Yüreklerimizi kesip yürekdaş oluyorduk. Birbirimize dokunuyorduk. Birbirimizi düşünüyorduk. Yokluğu da varlığı da sonuna kadar paylaşıyorduk. Mutluyduk.



Şimdi, ayfon6 kadar yaşıyoruz,
artık hiç birşey yetmiyor, daha fazlasını istiyoruz,
elimizdekini, yüreğimizdekini görmüyoruz,

herşeyin peşinde koşmaktan kendimizi kaybettik,
sunulan kadar yaşıyoruz,
...
size mutluluklar,
ben gider…


29.09.2014

24 Şubat 2014 Pazartesi

Sokak karanlıktı. Adımları daha da karanlık…



 















Sokak karanlıktı.
Adımları daha da karanlık…



Hayatın içinde yürek yuvarlıyordu. O bedenden diğerine çarpa dokuna ilerliyordu. Kendini paslı bir köşede bırakıp üzerini rüzgarla örtmüştü. Terk etmeyi bile terk etmişti. Biriktirdiklerinin altında kalarak o şehirden diğer insana koşuyordu. Oda koleksiyonu yapıyordu. Genelde gözü yaşlı teni kuru odaları topluyordu. Bıkmazdı, nedense hiç bıkmazdı…



Hayat karanlıktı.
Derinleri daha da karanlık…



İnsan sevdiğini neden üzer ?
Sevmediğinden mi ?
Sevmiyorsa seviyorum der mi ?
Sevmeyi unuttuğundan mı ?
İki kişi olmayı unuttuğundan mı ?
Tek kişilik hayatına iki kişiyi sığdıramadığından mı ?
Bu kadar yalnız insan varken sevecek insan bulmanın
sarhoşluğundan mı ?
Kaybetme korkusundan mı ?
Mutsuzluğa ve yalnızlığa alıştığı için mutlu olma korkusundan mı ?
Kendinden daha güvenilir olduğunu bildiği halde kıskandığından mı ?
Kendinden önce ki hayatından mı ?
Geleceği düşünmekten mi ?
Özgürlüğünü kaybetmekten mi ?
Böyle iyiydim şimdi bir çok yapmam gereken var dan mı ?
Daha önceki ilişkilerinden mi ?
Nasıl olsa bu da bitmeyecekten mi ?
Öküz gibi içmekten mi ?
Daha iyisini bulurmuyum acabasından mı ?
Hayatındakilere nasıl kabul ettireceğini düşünmekten mi ?
Erkek olduğu için mi ?
Kadın olduğu için mi ?
Salak olduğundan mı ?




Dünya karanlıktı.
Biriktirdikleri daha da karanlık…



Bıkmazdı, nedense hiç bıkmazdı. Dinlemekten, anlamaktan, anlatmaktan, dokunmaktan, paylaşmaktan, göz yaşı biriktirmekten, sevişmekten, anlaşılmamaktan, kucaklamaktan, insandan, dibine kadar gitmekten bıkmazdı, nedense hiç bıkmazdı. Herhalde kendini kahraman zannediyordu, yüreğinden başka köstümü olmayan…



Girmediği kapı kalmamıştı. İçmediği su da kalmamıştı ama kuruydu. Bodrum yankıları bakışıyla dolaşırdı. Su üzerinde gözükürdü ama dibinin nerede olduğunu kimse bilmezdi. Attığı kelime ürküttüğü insanlara değer miydi bilmezdi. Öylece dururdu. Bir fiske atsan yıkılacak, hiç bir fırtına da yerinden kıpırdamayacak kadar dururdu. Karanlıkların ortasında inatçı bir mum yumuşaklığındaydı. Girmemesi gereken sokaklara girmesiyle meşhurdu. Hep paylaşırdı ama yalnız olduğunu da bilirdi. Bıkmazdı. Dokunmaktan bıkmazdı…



Karanlık karanlIktı.
Aydınlık utangaç…



Utanıyorum ya hayat dedi uçsuz bucaksız uçurumun an yakınlığında. Sadece güzellikleri yaşatamadığım için utanıyorum. Göz yaşları uçurumun derinliğini ölçüyordu. Onu üzdüğü için utanıyordu. İnsan sevdiğini üzer mi dedi uçurumun sesine, cevap gelmedi. Rüzgar geldi, omuzuna kondu. Gerçekten seviyor musun dedi. Rüzgara bu soruyu sordurdu diye daha da utandı. Gerçekten seviyordu. Rüzgara, bir annenin bebeğine yaklaştığı hassaslıkla sevdiğine yaklaşılmalı dedi. Daha dikkatli, daha anlayışlı, daha yapıcı olmalı insan sevdiğine diyerek devam etti. Rüzgar gitmişti ama onun için fark etmedi. Konuşmaya devam etti. İnsan sevdiğine kırılsa bile onu kırmamasını bilmeli, eksik bırakmamalı, yürek üstünde taşımalı, pamuklara sarmalı cümleleri döküldü uçurumun davetine... Yanında yokken yüreği çıkarcasına özlerken yanındayken hakkını veriyor musun dedi uçurum. Bir kere daha utandı. Artık uçuruma kendini bırakamazdı…



Etrafın her tarafı karanlıktı.
Aşk, aydınlıktı…



Aşık olun diye bağırırdı ve bağırmaktan hiç bıkmazdı. Ekmek yemeyin, su içmeyin, aşık olun derdi kendi yalnızlığının ayak ucundan…
Aşk ı terk etmişti ama herkesin yaşamasını isterdi. Aşık olmadan hayata geliş sebebinin anlaşılamayacağına inanırdı ama kendisi terk etmişti. Bıkmazdı. Aşk ı anlatmaktan bıkmazdı. Kendini karanlık bir köşede bırakmıştı ve üzerini rüzgarla örtmüştü.



Ben onun gibi yaşamadım ama onu dinledim.
Aşık oldum.
Yüreğimle yaşamanın mutluluğuna kuruldum.
Ben de sevdiğimi kırdım, nasıl bunu yaparsın diye yüreğimi alıp eşşşek sudan gelinceye kadar dövdüm.
Ben de utandım ama sevmekten gerçekten sevmekten vazgeçmedim.
Onun kıyısına yerleştim. Ondan hayat yapıp ömürlere yaydım.
Artık o benim hayatım, benim nefesim, benim aşkım, benim sonsuzluğum…



Siz de aşık olun.



24.02.2014

8 Şubat 2014 Cumartesi

Sonbaharın bütün renklerinin yağdığı gölün ortasındaki sandalın küreklerini hayata çekmek gibi seninle yaşamak…

















Sonbaharın bütün renklerinin yağdığı gölün ortasındaki sandalın küreklerini hayata çekmek gibi seninle yaşamak…


Gitmiştim.


Yüreksizler yurdunun ilk ve tek müebbetiydim. Herkes yüreği olduğuna inanıyordu. Sevgilisini, karısını, kocasını, çocuğunu aldatırken yüreği olduğuna inanıyordu. Hayat hızlıydı. En güçlü yakıtı paraydı. Herke yüz kilometreye birkaç saniye de ulaşıyordu ve hayatı görmüyordu. Görenler hiçliğin müebbetiydi. Mahallenin delisi, sokakların şarapçısı, toplumun aşkıydı. Herkes seviyordu, herkes seviliyordu, herkes evliydi, herkes çocukluydu. Tek başına olamadan aile olunuyordu.


Gitmiştim.


Yüreksizler yurdunun yalnız duvarında kendimi çitliyordum. Toprağın üzerinde hayatım birikiyordu ve hiçbir yağmurla meyve vermiyordu. Terk-i güneş etmiştim. Karanlık koşuların ipini yürekliyemiyordum. Hiçtim, içtim, dış oldum. Her gün katlanma katsayımı artırdım, daha çok içtim. Her kadehte yalnızlığımı büyüttüm, kalabalığı küçülttüm.



Gitmiştim.


Yüreksizler yurdunun hiç kişilik ranzasında uçurumların kırmızı çilek yokluğuna uzanıyordum. Dokunuşlarımı idam etmiştim. Bakışlarıma kör tapa takmıştım. Tutuşlarımı zincirlemiştim. Tenimi intiharlamıştım. Yüreğime beton döküp bilinmeyen derinlere fırlatmıştım. Hiçtim, hayatın ortasında yapayalnız hiçtim. Ziyaretçilerim oluyordu. Alınacak bir şey kaldı mı diye bakıyorlardı. Görmüyorlardı, beni görmüyorlardı. Hala bir şeyler çıkıyordu. Yoktum ama hala bir şeyler çıkıyordu, alınıyordu.


Gitmiştim.


Bir bayram sabahı, imkansız bir rüzgar bakışlarını bakışlarıma armağanladı. Dünyanın yuvarlağı aralandı, ardına kavuştu. Dokunmadan anladım seni. Yürüdük. İçimizde ki gizli kelimelerimize yürüdük. En gizlilerini farkında olmadan gün ışığıma bıraktın. Senin de benim gibi aysberg olduğunu gördüm, en dibine dalmak istedim. Bir güne doğumdan ölümü sığdırdık. Yeniden doğduk. Gitmiştim. Biliyordum sen olmak isteyeceğimi, biz olmak isteyeceğimi, bir olmak isteyeceğimi. Gitmiştim. Son defa daha dedim yurdumun ranzasında tavanın alçaklığına bakarak son defa… Yapamadım, gitmiştim, aramadım.


Gitmiştim.


Bir gece yeniden gözlerimize dokunduk. Kelimelerimizi denizin yakamozlarına bıraktık. Yürüdük. Dudaklarımıza kadar yürüdük. İlk öpücüğüm oldun. Gitmiştim. Beni kendine doğurdun. Hiçliğimi hayatladın. Dokunuşlarımı, bakışlarımı, tutuşlarımı, tenimi, yüreğimi nefesledin, senledin. Alevlerin ortasının ortasında bağdaş kurmuş oturuyordum. Beni bir nefesinle içine derinledin. Terk-i güneşime anlamını doğurdun. İdam sehpasına sallanan yüreğimi kucakladın, hayatladın.


Ben artık senim, kendim değilim.


Biliyorum hayatsın ve hayatımsın. Ama ben yüreğini asmış bir yaşlıydım, gitmiştim. Beni bize doğurdun. Tenimi tazeledin. Bakışlarımı çocuklaştırdın. Yüreğimi bebekledin. Birlikte büyüdük, bize büyüdük. Sana ne yapsam, yaratsam az, seni ne kadar sevsem az, sana ne kadar yaşasam az. Hayatımsın ve kenarında ömürler boyu yaşarım. Sana hayat borçluyum. Sevemeyene kadar, sonun bile bilmediği ötesine kadar senim, biziz, biriz.


Bütünümsün.



08.02.2014

17 Ekim 2013 Perşembe

Herkese yetişmek istiyordu ve herkes eksik kalıyordu...














ksb



Kim kadar kimlerin belirsizliğinde ufukda kaybolurken arkasına baktı.
Doğduğu güne kadar bakamadı. O günün üzerine o kadar çok kar yağmıştı ki beyazlıktan midesi bulandı. Bu noktaya nasıl geldiğini anlamadan, bu noktada olmasına şaşırmadan bir taşın üzerine oturdu. Artık çok geç olduğunu biliyordu ama yine de düşünmek istiyordu. Neleri kaçırdıklarıyla başlaması onu bir saniye bile ilgilendirmedi…




Herkese yetişmek istiyordu. İlgili ilgisiz, farkında olan olmayan, yaptıklarını gören görmeyen, hayat içinde ve altında baktığını yakalayan yakalayamayan, yıllardır hayatında olup bir sözüne dokunabilen dokunamayan, gerçekaltı sohbetlerin içinde görünmeyen flu kalanlara,
gördüklerinden görmediklerine, en uzaktakinden en yakınındakine, yolda gorse tanımayacaklarından dibinde olanlara, yüreğinde olduğunun atışlarını duyandan duymayanlara kadar herkese yetişmek istiyordu ve herkese eksik kalıyordu…




Kaçırdıklarının bu kadar kalabalık olmasına inanamadı, ben nerdeydim demekten kendini alamadı. Sanki başkasının hayatı gibi geldi. Hiç bir işe yaramayacağını biliyordu ama düşünmeye devam etti. Kaçırdığı insanı insanları, kaçırdığı anlamı anlamları, kaçırdığı aşkı aşkları, kaçırdığı dokunuşları sevişmeleri, kaçırdığı mutlulukları imkansızlıkları, kaçırdığı günü yılı, kaçırdığı imkansız geceyi geceleri, salaklıkların peşisıra kendini bırakmışken yüreğinin dibinden kaçırdıklarını, hele ki değmeyeceklerin peşinde koşarken kaçırdıklarını yüreğine sığdıramadı…




Bir günün içine onlarca yapılması gerekeni sıkıştırıyordu ve hiçbirinin hakkını veremiyordu. Yapmam gerekiyor, yapmam gerekiyor telaşından aynada kendini göremiyordu. Bir işin bir insanın yanındayken diğer işleri diğer insanları düşündüğü için yapması gereken işe ve yanındaki insana dokunamıyordu. Yetişemiyordu, ne kadar hızlı koşarsa koşsun yetişemiyordu. Ve bunu görmüyordu. Ben herkesi düşünüyorum, ben herkese koşuyorum, ben herkesi seviyorum, ben herkesi iyi görüyorum, ben herkesi hayatımın öznesi yapıyorum ama insanlar beni anlamıyor tekerlemesini her gün söylüyordu ama yetişemiyordu, eksik bırakıyordu.
Ağzından çıkacak bir cümleye onbeş tane öznenin sığmayacağını bilmiyordu. Bir insanın yanındayken sadece ona cümle kurup, o cümlenin öznesinin o insan olmasına yabancıydı, belki de hiç sevmemişti.  Onun için bir insanın dibindeyken, öznesiyken, diğer insanlara söyleyeceği cümleleri o öznenin etrafına sıkıştırıp hem yanında olana hem de yanında olmayanlara dokunamıyordu…



Hala taşın üzerinde oturuyordu ve kaçırdıkları etrafında fır dönüyordu. Seviyorum dediklerini düşündü ve onlarla birlikteyken yapması gerekenlere ve gerekmeyenlere dalıp kaçırdığı anları, dokunuşları, gözlere mıhlanışları, tenlerde doğuşları, yürekten nefes almaları gözgöre gore nasıl kaçırdığını düşündü. Oysa seviyordu, onunla ya da onlarla birlikte olmak istiyordu. Onun ya da onların yanındayken yüreği atıyordu ama diğer yapmak ve düşünmek zorunda olduklarını da yatak odasına topladığından sevdiğinin anlamını göremiyor, sevdiğine yüreğini gere gere dokunamıyor, yapması gerekenlerde kaybolup dibindekini kaçırıyordu. Taşın soğukluğuna aldırmadan oturuyordu. Kaçırdıklarının yangınından terliyordu…


 

Yetişemiyordu, kendine bile yetişemiyordu, kendine bile yetişemediğini görmüyordu. Mükemmeldi. Hiç bir şeyi eksik yapmazdı ve ne gerekiyorsa onu yapardı. Kimse eleştirmezdi, çünkü mükemmeldi. Yapması gerekenlerin altını çizer ve isteyip istemediğini düşünmeden en iyisini yapardı. Onu sevmemek imkansızdı. Özünü alıp hayata eksen dünya böyle olmazdı. Dimdikti ve hiç birşey onu eğemezdi. Siyahından bir kıble verip bir ton yaklaşamazdı. Bugüne kadar böyle yaşamıştı ve toplumun içinde değer görüyordu. Toplum, yüreğini gorse onu nerelere çıkaracağını şaşırırdı ama o yapması gerekenleri yapıp azıyla yetinmeyi seçmişti. Durmadan koşuyordu, canlı cansız ayırt etmeden durmadan koşuyordu. Bir çok nesneyi, bir çok başarıyı sıkı sıkı yakalamıştı. Onları üst üste koyduğunda dolunaya dokunuyordu. Yetişemiyordu, yapması gerekenlerin çokluğundan yetişemiyordu, sıradanları tamamlarken sevdiklerini eksik bırakıyor, dokunamıyordu. Böyle gelmişti ve böyle gideceğine inanıyordu. Arasıra kafasını ve yüreğini karıştıran anlar olsada önemi yoktu. En iyi bunu biliyordu ve en iyi bildiğini yapıyordu. Bunca çabanın ardından kendine herhangi bir laf gelmesini, düşünülmesini, bakılmasını istemiyordu. Yetişemiyordu, kendine bile yetişemiyordu, kendine bile yetişemediğini görmüyordu…





Ayağa kalktı, taşa baktı. Sanki taş kaçırdıklarını içine alıp dağ olmuştu. Niye taşa kadar bekledim demekten kendini alamadı. Geri dönüp tekrar başlamanın bir yolu olup olamayacağını düşündü. Ayaktaydı. Bütün kaçırdıklarına rağmen taşın bir adım önünde hala ayaktaydı. Hep ayakta olmamışmıydı. Ağlaması, yaşlarının nehirler gibi akmasına gerçekken güçlü olması gerektiği için kör tapa takmamışmıydı. Konuşmak ihtiyacı varken, ağzından çıkarabileceği bir harfe ihtiyacı varken susmamışmıydı.
Anlaşılmak isterken, anlatmak isterken güzel görüntüsünün aysberginde kalanları ortaya çıkarmak isterken zayıf taraflarının güneş ışığında görünmesinden korkmamışmıydı. Severken, deliler gibi severken ya yine hiç anlamadığım bir neden yüzünden terk edilirsem, yapayalnız ve çözemeden kalırsam diye sevgisini içine hapsetmemişmiydi. Hayatın en güzel satırlarını hakediyordu. Bir bakışıyla yürekleri canlandırıyordu. Olmayacak ilişkiler seçip olmayayacak kadar yaşıyordu ki bir kere daha terkedilmeye gücü yoktu. Daha ilk ve sonuncu terk edilişini yüreğine anlatamamıştı…


 

Kim kadar kimlerin belirsizliğinde ufukda kaybolurken arkasına baktı.
Doğduğu güne kadar bakamadı. O günün üzerine o kadar çok kar yağmıştı ki beyazlıktan midesi bulandı. Bu noktaya nasıl geldiğini anlamadan, bu noktada olmasına şaşırmadan bir taşın üzerine oturdu. Artık çok geç olduğunu biliyordu ama yine de düşünmek istiyordu. Neleri kaçırdıklarıyla başlaması onu bir saniye bile ilgilendirmedi…




Dünyanın en güzel günlerinde soluk almayı sonuna kadar hakediyordu.
Bir bakışı uğruna önünde eğilmeyi hakediyordu. Bir gülüşü için dünyanın bütün gözyaşlarının akıtılmasını hakediyordu. Mutlu olması için hayatta yapmayacaklarının seve seve yapılmasını en dibine kadar hakediyordu. İnsandı. Gerçek insandı. Düşüncelerinde bile yaşamak inanılmazdı. Kaçırdıklarını, yetişemediklerinİ önüne serip bütün eksiklerini tamamlamak ulvi bir anlamdı. Terk edİlişine anlam olup birlİkte bütünlenmek cennetlikti. Aysbergine dokunup, birlİkte gün ışığına çıkmak mutluluktu. Hayat devam ediyordu ve en güzelini yüreğince yaşamayı hakediyordu…




Kaçırdıklarınız, yetişemedikleriniz, eksik bıraktıkllarınız bir gün yüreğinize dolandığında onu silkelemeyin, oturun, konuşun…


11.10.2013

4 Ekim 2013 Cuma

İskele

 



















Bir iskelede başladı hayat.




Duruyordum.
Ölmüşcesine duruyordum.
Terk etmişcesine duruyordum.
Hiç gelmemişcesine duruyordum.
Katlanma rakılarıncasına duruyordum.
Hayatın dışına düşmüşcesine duruyordum.




Yetmişcesine duruyordum. Bir büyük kadar duruyordum.
Hayatın karanlıklarına aşınaydIm. Tek ruhluk mum kadardım.
Gecelerin en karanlık sokaklarının daha karanlık odalarında tek mumun iki kişilik gölge oyunlarında hacıvatsız kara gözdüm. Güneşi görünce yok olan tenler diyarının karanlık şövalyesiydim…





Dokunuşsuz, sevişsiz, kokusuz, konuşsuz ama bağırışlı ilişkilerin yan masasında bile oturamıyordum. Bilmedikleri alfabelerle konuşan ilişkilerin
ortasında, kenarında, köşesinde, hiç bir yerinde duramıyordum, olamıyordum. Gitmiştim, ilişkilerin en uzağına dönmemek üzere gitmiştim. İlişkisiz kalabalığa bir büyük ile katlanırken ilişkiye bir büyük bile küçülüyordu.




İskele.




Bir iskelede başladı hayat.




Bayramdı. Hem de dünyanın en güzellerinindi.
Bizim de bayramımız oldu, bizi de güzelleştirdi.
Whatsapp ınız var mı dedi, yaşlı adam olursa haber veririm.
Tanımadan buluştular. Uzaklardan geldiler, buluştular.
Gülen gözlerle kucaklaştılar. Sanki aynı evden çıkıp gelmiştiler.
Onca uzaklığa rağmen bir nefes kadar yakındılar. Birbirlerini tartmadan kalmadIkları yerden başladılar. Bütünlerinin içindeki bir noktayı bilmeden bütün günü birlikte geçirmek için vapurla başladılar. Kendileri dışında herşey onları tanıyordu sanki. Vapurun arka tarafı, peşinden gelen martılar, fotoğraf çektikleri kareler, peşlerine takılan beyaz köpükler…




Birbirlerinin yanısıra hayatlarındaki ikinci iskeleye yanaştılar. Bilemediler, yürüdüler. Kelimeler çoğalıyordu, harfler gerçek anlamları buluyordu. Gözler birbirine görür görmez alışıktı, birbiri ardına yanan sigaralar birbirine kardeşti. Fener in yaşlı sokaklarında yürüdüler, rum kahvesinde cümlelendiler. Artık birbirlerinin hayatlarına farkında olmadan girmiştiler. Bütün uzaklıklarını bir bakış mesafesine yaklaştırdılar. Bütün gün nasıl geçecek derken gün başlamıyordu, zaman onlara kıyamıyordu. Kıyılarda adımlarken derinlerine dokundular. Hayatlarına birer değerli anlam eklediler. Pier Loti nin harflerine merhaba dediler. Altın boynuzu sandalladılar. Kıyısındaki halat da öğleni az geçen yudumları aldılar…




Hayatın en uzun günüydü. Dünyalarının etrafını beş farklı iskeleyle dolaştılar. Her iskelede biraz daha dokundular, paylaştılar, iki yabancı gibi başladıkları iskeleye çocukluk arkadaşı gibi döndüler. Birisi çok kalabalıktı, birisi demlenmiş sakinliğiyle yaşardı. Ne olurlarsa olsunlar artık İki kişi olmuştular…




Bıkmıştı. Salak nefeslerden bıkmıştı. Her gecenin sandalyelerini masalara başaşağıya yatırırdı. Her gece girdiği odaların sokak kapısını bulurdu. Onca kalabalığının içinde yalnızlığı kadardı. Çift kişilik yatağının tek kişilik tarafında yatardı. Bir sigara içimi gecelerin dumanına karışandı. Yaramazdı, ahlaksızdı, aitsizdi, ulaşılan ama kalmayandı. Kendinceydi.
Girilmeyen sokakların ıslığıydı. Yağmayan yağmurların ıslağıydı. Pazarın toplanma saati teninin çığırtkanıydı. Aceleciydi, hemen ölecek kadar aceleciydi. Harfleri, kelimeleri, cümleleri vardı. Başı sığlıklarda olsa bile ayakları derinlerdeydi. Dokunurdu. Dinlerdi. Anlardı. Paylaşırdı. Bilmesi kadar bilirdi. Boyunun uzunluğu kadar uzundu. Sesi kadar duyulandı. Bir büyük kadar katlanandı. Harfleri duyulmayandı. Yüreği sessizdi. Teni avaz avazdı. Yaramazdı. Tek ruhluk mumla gecelerce yanandı. Hiçliğin anlamında yalnızdı. Kendi kadardı…





Bir iskelede başladı hayat.




Duruyordum.
Ölmüşcesine duruyordum.
Terk etmişcesine duruyordum.
Hiç gelmemişcesine duruyordum.
Katlanma rakılarıncasına duruyordum.
Hayatın dışına düşmüşcesine duruyordum.




Aldın. Beni benden aldın.
Duruyordum. Beni ölmüşlüğümden aldın.
Duruyordum. Beni terk etmişliğimden aldın.
Duruyordum. Beni hiçliğimden umutla alıp çıkardın.
Duruyordum. Beni katlanma rakılarımının şişelerinin dibinden aldın.
Duruyordum. Hayatın dışına düşmüş yüreğimi sımsıcak anlamına aldın.




Bana beni armağan ettin. Bana seni armağan ettin. Bize bizi armağan ettin. Artık sana borçluyum. Sana bir hayat borçluyum. Sana mutluluğumuzla içiçe geçmiş biz hayatı borçluyum. Seninle doğdum, seninle mutluluklara büyümek istiyorum. Senin anlamına yakışmak istiyorum. Senin insanlığında çoğalmak istiyorum. Sen olmak, biz olmak, hayata anlam olmak istiyorum. Bizi istiyorum, delilerden öte bizi istiyorum. Seninle gitmek, seninle kalmak istiyorum. Her sabah yüreğimin dibinin dibinde nefesini duymak istiyorum. Her gece tenimin dibinin dibinde güzelliğinle yaşamak istiyorum. Seni istiyorum, bizi istiyorum…




Seni sevmelerde kaybolmak, yüreğinde bulunmak İstiyorum.
Seni kimsenin bilemeyeceği, hİssedemeyeceği kadar seviyorum.
Hayatımsın, bana kadar gelememiş mutluluğumsun, bensin…




Benim, senim, bizim.
Aşktanemsin, nar çiçeğimsin, bakışımsın, tutuşumsun, dokunuşumsun,
bensin, bizsin, hayatsın…




Bütün dileklerin gerçek olsun.



04.10.2013

3 Ekim 2013 Perşembe

Üç harflisin hayat





















Hayat,
ne enteresansın hayat.





Seni kapının önüne koyuyorum, aşktan giriyorsun.
Seni battal poşete koyup ipini çekiyorum, aşktan geliyorsun.
Seni çöp bacasından atıyorum, aşktan bakıyorsun.
Beni iyi tanıyorsun, nereden gireceğini biliyorsun.




Yazı tura atıyorum, aşk geliyor.
Fırdöndü çeviriyorum, aşk geliyor.
Tombala çekiyorum, aşk geliyor.





Loto oynuyorum, aşk çıkıyor.
Niyet kazıyorum, aşk çıkıyor.
Tavşana çektiriyorum, aşk çıkıyor.
Hayat, çok üç kağıtçısın hayat.




Yürüyorum, inadına otobanlarda yürüyorum. Arabalar üzerimden geçiyor, ezilmiyorum, yürüyorum. Son çıkışsız otobanların inatçı yayasıyım. Hayatın peşinden son hız gidilirken görünmüyorum, ihtiyaç molasında görünüyorum. İhtiyaçlarını gideriyorlar, yanıma uzanıyorlar, kendilerine geliyorlar, bahşiş bırakmadan son hız hayata koyuluyorlar.





Meyvesi bitmeyen ağaç gibiyim. Dalıyorlar dallarıma, meyvelerimi koparıyorlar, dallarımı kırıyorlar. Göz yaşlarımla kendimi suluyorum, dallarımı tazeliyorum, çiçeklerimi açıyorum, meyvelerimi büyütüyorum, yine dalıyorlar, yine kırıyorlar. Elleriyle ağızlarını silip, dert mevsimine kadar uzaklaşıyorlar.




Hayat,
Bi dur ya hayat.




Uz olup gidiyorum, aşkla yakalıyorsun.
Tuz olup dökülüyorum, aşkla yakalıyorsun.
Buz olup donuyorum, aşkla yakalıyorsun.




Taş olup dibe batıyorum, aşkla çıkarıyorsun.
Yeter olup derine dalıyorum, aşkla çıkarıyorsun.
Biter olup araflıyorum, aşkla çıkarıyorsun.
Hayat, üç harflisin hayat.




Gemilerimi yakıyorum, aşk yağmurları yağdırıyorsun. Rakılar dolusu katlanma geceleri biriktiriyorum, aşk güneşiyle ayıltıyorsun. Deniz kenarının yalnızlığına saklanıyorum, aşkla ebeliyorsun. KaranlIk kalabalığın ucra köşesinde kısık bir mumla yalnızlıyorum, aşk rüzgarıyla üflüyorsun. Sabahlara ulaşamayan gecelerde pazarın toplanma saati tenimi satıyorum, aşkla tezgahımı kapatıyorsun. Yüreğimi simsiyah ve kan akıtan bir poşetle kapının önüne bırakıyorum, aşkla kapıya astırıyorsun. Hayat, üç harflisin hayat.




Gidiyorum, kimsenin gitmediği yüreklere gidiyorum. Yüreğimin ölçüsünü alıp geliyorum. Dokunuyorum, kimsenin dokunmadığı tenlere dokunuyorum. Tenimin ölçüsünü alıp dönüyorum. Görüyorum, kimsenin görmediği gözlerin derinin görüyorum. Görmenin ölçüsünü alıp körlüyorum. Anlıyorum, kimsenin anlamadıklarını anlıyorum. Anlamanın ölçüsünü alıp daralıyorum. Dinliyorum, kimsenin dinlemediklerini dinliyorum. Dinlemenin ölçüsünü alıp sağırlıyorum. Hissediyorum, kimsenin hİssetmediği yürekleri hissediyorum. Hissetmenin ölçüsünü alıp dağlanıyorum. Saklıyorum, kimsenin yaşamak istemediklerini saklıyorum. Saklamanın ölçüsünü alıp taşıyorum. Biliyorum, kimsenin bilmek istemediklerini biliyorum. Bilmenin ölçüsünü alıp araflıyorum. Yaşıyorum, kimsenin yaşamak istemediği kadar yaşıyorum. Yaşamanın ölçüsünü alıp yalnızlığıyorum.




Hayat,
beni bana bırak hayat.




İnsan olup terkediyorum, aşkla döndürüyorsun.
Hiç olup yalnızlıyorum, aşkla delirtiyorsun.
Suç olup hapsoluyorum, aşkla azat ediyorsun.





Gölge olup saklanıyorum, aşkla güneşliyorsun.
Çekirdek olup çitleniyorum, aşkla günebakanlıyorsun.
Git olup gidiyorum, aşkla getiriyorsun.
Hayat, üç harflisin hayat.




Bütün biriktirdİklerim tavanarasında, bulunmaz sandıkta…
Dokunduklarım, anladIklarım, yetiştiklerim, bulup çıkardıklarım, paylaştIklarım, dinlediklerim, dostluklarım, dost sevgililerim, uzaklarım, yakınlarım, deniz kıyılarım, çıkmaz sokaklarım, martılarım, karabataklarım, bildiklerim, çözdüklerim, kendine getirdiklerim, kendimi verdiklerim, gündüzlerim, gecelerim, orgazm sigaralarım, tenimde çoğalttıklarım, yüreğimde büyüttüklerim, hepsi ve daha fazlası tavanaramda bulunmaz sandıkta…




Hayat,
Üç harflisin hayat.




Biliyorum bulunmaz sandığımı aşka bulduracaksın, buldurdun.
Biliyorum beni deliliğİn ötesinde aşkla yaşatacaksın, yaşatıyorsun.
Biliyorum yine aşktan her gün azar işittireceksin, işittiriyorsun.
Biliyorum sözcüklerimi harflerimi aşka anlaşılmaz yapacaksın, yapıyorsun.
Biliyorum ne yaparsan yap beni aşka koşturacaksın, koşturuyorsun.
Biliyorum beni aşk oyunlarının ortasında bırakacaksın, bırakıyorsun.
Biliyorum beni an ile yaşayan aşkın gelecek dokunuşlarında sınayacaksın, sınıyorsun.
Biliyorum bana en uzak aşkı yakınlaştırıp ikimizden bir yaratacaksın, yaratıyorsun.
Bİliyorum bir gökte bir yerin dibinde aşk çılgınlıklarında uçuracaksın, uçuruyorsun.
Biliyorum yüreklerimizi aşk düğümüyle birbirne bağlayacaksın, bağlıyorsun.
Hayat, üç harflisin hayat.




Seviyorum be hayat,
Aşığım be hayat,
Sadece onu görüyorum be hayat,
Sadece onu uyurken izliyorum be hayat,
Sadece ona nefes alıyorum be hayat…




Seni sevmiyorum be hayat,
Ama üç harfine tapıyorum be hayat !


03.10.2013